Bak güzel çocuk, otur şöyle yanıma. Üzerindeki o meraklı pırıltıyı görebiliyorum, tıpkı yıldızların yansıması gibi. Bana öyle bakma, ben sadece yaşamın kıvrımlarında biraz fazla vakit geçirmiş, belki biraz fazla şarapla demlenmiş ama hafızası hala diri bir ihtiyarım. Şimdi sana, o çok eski zamanlardan, gökyüzü sakinlerinin bile kendi aralarında fısıltıyla anlattığı bir masal anlatayım. Zagreus’un masalı...
Bu delikanlı Zagreus, bildiğimiz neşeli tanrının, yani Dionysos’un aslında ilk hali, ilk nefesiydi. Zeus, yani o koca gökyüzü hükümdarı, onu dünyaya getirmek istediğinde yeryüzünün kurallarını biraz esnetmişti. Bir yılan kıvraklığıyla süzülüp yer altına, Persephone’nin krallığına gitmişti. İşte o gizemli birleşmeden doğdu Zagreus.
Ama gel gör ki, Hera’nın öfkesi bir fırtına gibidir, önüne çıkanı esirgemez. Zeus, henüz minicik olan oğlunu o hiddetten korumak için onu hemen Apollon’a ve Kuretlere emanet etti. Parnassos dağının derin, sisli ormanlarında, ağaçların fısıltıları arasında sakladılar onu. Çocuk, doğanın içinde bir kuş gibi büyüyordu; ne var ki kaderin ağları örülmüştü bir kere. Hera, tanrısal bir kurnazlıkla saklandığı yeri buldu ve Titanları onun üzerine saldı.
Titanlar, o koca cüsseli ve vahşi varlıklar, Zagreus’u köşeye sıkıştırdıklarında çocuk kaçmak için elinden geleni yaptı. Bir büyücü gibi biçimden biçime girdi; rüzgar oldu, su oldu, en sonunda da heybetli bir boğa olup boynuzlarını dikti. Ama o karanlık güçler, boğanın boynuzlarından yakaladılar onu. Dünya, o an bir sessizliğe büründü.
Pallas Athena, o keskin zekalı tanrıça, yetiştiğinde artık çok geçti. Ancak o küçük, hala çarpmaya devam eden yüreği kurtarabilmişti. Apollon ise çocuğun geriye kalan kemiklerini topladı, Delphoi’nin kutsal topraklarına emanet etti. Ama Zeus için hiçbir şey bitmemişti. O atan yüreği aldı, kendi içine mi koydu, yoksa Semele’ye mi sundu, orası biraz karışık. Ama bildiğim tek şey var: Hayat, bazen en karanlık yerden bile yeniden filizlenmeyi bilir. Zagreus, bambaşka bir isimle ve yepyeni bir enerjiyle dünyaya tekrar gözlerini açtı.
Gördün mü evlat? Ölüm dediğin sadece bir mola, bir kostüm değiştirme anıymış. Zagreus gibi, sen de bazen hırpalanabilirsin, bazen boğa olup direnmen gerekebilir; ama yüreğindeki o ışık, o hiç durmayan kalp atışı var ya, işte o her zaman bir yolunu bulur. Şimdi, git uykuna dal; belki rüyanda o Parnassos ormanlarındaki saklanma oyununu görürsün.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ayın altında oturduğumuz şu saatte, sana kitapların üzerini tozlu perdelerle örttüğü o derin gerçeği fısıldayayım. Yanımdaki şu bir yudum şarabın neşesi sadece, dilimi çözsün de hakikati biraz daha az acıyla anlatayım diye... Dinle küçük yolcu, krallar ve tanrılar hakkında anlatılan o şaşaalı destanların ardında, aslında kimin kurban edildiğini kimse sormaz.
Zagreus’tan bahsediyorum; hani şu ilk Dionysos dedikleri, ışığın ve karanlığın çocuğu. Zeus, hırslarının esiri olup bir yılan suretinde Persephone’nin kapısını çaldığında, aslında bir kaderi değil, bir trajediyi mühürlüyordu. Zagreus, gökyüzünün yüksek koltuklarında oturanların o kavgacı dünyasına daha adımını atmadan, kendi babasının gücü uğruna bir piyon haline getirildi. Hera’nın öfkesi mi? O, sadece sistemin dişlilerinden biriydi. Güçlü olanın hırsı, masum olanın sığınağını yıkar geçer, evlat.
Zagreus’u Parnassos’un yabanıl ormanlarına, Kuretlere emanet ettiler. Bir çocuk, bir tanrı parçası, bir orman gülü gibi saklandı. Ama sistem, kendi kurbanını kokusundan bulur. Titanlaro düzenin bekçileri ve cellatlarıHera’nın kışkırtmasıyla sahneye çıktılar. Zagreus, kurtulmak için biçimden biçime girdi; bir umut, bir boğa oldu. O anı hayal et; devlerin elleri arasında, parçalanmayı bekleyen küçücük bir yaşam. Titanlar, düzenin efendilerine sadakatlerini kanıtlamak için o narin bedeni parçalara ayırdılar. Şiddetin o çirkin, o soğuk yüzü, bir tanrının etinde vücut buldu.
Pallas Athena, o stratejist zihin, Zagreus’un sadece yalnız yüreğini kurtarabildi. Neden yüreği, evlat? Çünkü sistem, ruhu değil, sadece merkezi, yani "merkezi kontrolü" geri kazanmak ister. Apollo kemikleri Delphoi’nin soğuk toprağına gömerken, Zeus o atan yüreği alıp kendi içine, ya da Semele’nin rahmine sakladı. Bu bir diriliş miydi, yoksa bitmek bilmeyen bir döngünün hapishanesi mi?
İşte sevgili dostum, Zagreus’un hikayesi budur. Güçlülerin savaşına kurban edilenlerin, sistemin sofrasında et ve kemik olarak sunulanların hüzünlü türküsü... Herkes onun "ikinci kez dünyaya gelişini" kutlar ama kimse o ilk parçalanışın acısını sormaz. Gerçekler, çoğu zaman sarayların değil, parçalanmış kalplerin derinliklerinde gizlidir. Unutma; dünyayı yönettiğini sananların ellerinde hep bir başkasının kanı, yüreğinde ise başka bir kurbanın yasaklı atışı vardır.