Gelin bakalım yaramazlar, şöyle ateşin etrafına dizilin. Bakışlarınızdan belli, yine macera dolu, tozlu toprak yolların hikayesini merak ediyorsunuz. Bugün size Troya ovalarının ötesinde, rüzgarın sevgiyle fısıldadığı bir yerin, Zeleia’nın masalını anlatacağım. Günümüzdeki adıyla Sarıköy derler ama siz ona Zeleia deyin, kulağa daha büyülü geliyor, öyle değil mi?
Bu şehir öyle sıradan bir yer değil; orası, gümüş yaylı Apollon’un göz bebeği gibidir. İnsanlar oraya, "tanrıların en yakışıklısı Apollon’un bastığı topraklar" derler. Hatta o meşhur okçuların tanrısı, bu topraklara o kadar kıymet verirdi ki, Zeleia adıyla anılan o kadim kentte, bir de özel lakabı vardı: Karkabos. Bilirsiniz, gökyüzü sakinlerinin isimleri bazen dilden dile değişir ama onların kudreti hep aynı kalır.
Düşünün bir kez; Troya surlarının önünde Akhilleus’un kılıcıyla toz duman birbirine karıştığında, bu şehrin yiğitleri de oradaydı. Zeleia halkı, nehirlerin gürültüsüyle uyur, güneşin doğuşuyla Apollon’a selam dururlardı. O bereketli topraklar, sadece zeytin değil, aynı zamanda cesaret de yetiştirirdi. Karkabos ismini duyunca, orada yaşayanların kalplerindeki o sarsılmaz bağlılığı anlardınız. Apollon, o topraklara bakıp yayını sırtına astığında, emin olun gökyüzü sakinleri bile oradaki huzura imrenirdi.
Şimdi diyeceksiniz ki; "Silenos, koca bir şehir nasıl olmuş da bir ismin gölgesinde kalmış?" İşte hayatın sırrı da burada evlatlarım. Bir yerin taşı toprağı sadece oradaki binalardan ibaret değildir; orayı yaşatan, mitlerin ve tanrıların ona kattığı ruhudur. Zeleia, sadece Çanakkale’nin bir parçası değil, Apollon’un altın ışıklarının her sabah ilk öptüğü topraklardır.
Hadi, gözlerinizi kapatın da biraz dinlenin. Yarın güneş doğduğunda, belki biriniz o topraklara gidip bir taşın altına baksınız; kim bilir, belki o taşın altında Karkabos’un, yani Apollon’un gizli bir gülümsemesini bulursunuz. Ama dikkatli olun, öyle her şey de hemen ele vermez kendini; biraz sabır, biraz merak gerekir. İşte, masalımız burada bitti; şimdi gidip uykunuzda kendi mitlerinizi düşleyin bakalım.
Bak küçük dostum, masallarda anlatılmayan bir sır var; kralların altın kadehlerinden dökülen kırıntılar, toprakta yaşayanların kaderini belirlediğinde tarih dediğimiz o gri sis perdesi çöker. Gel, seninle bugün haritalarda küçücük bir nokta gibi görünen, ama çığlıkları hala Troia rüzgarlarında yankılanan bir yerden, Zeleia’dan bahsedelim.
Zeleia, bugün bildiğimiz adıyla Sarıköy, Çanakkale’nin bereketli topraklarına tutunmuş kadim bir şehirdi. İnsanlar burada, Apollon’un gümüş yayının koruması altında, toprağı işleyerek kendi hallerinde yaşarlardı. Peki ya o huzur? O huzuru kim bozdu biliyor musun? Tanrıların kendi egolarını tatmin etmek için kurdukları büyük oyunlar, yani savaşlar.
Dinle beni güzel yolcu, **Apollon** denince akla hemen o parlak ışık ve sanat gelir, değil mi? Ama bir de **Karkabos** yönü vardır; yani o karanlık, o hırçın taraf. Tanrılar güçlerini sergilemek istediklerinde, kralların emriyle cepheye sürülen gençlerin sırtına yüklerler kendi kavgalarını. Zeleia halkı, hiçbir zaman bir kralın hırsı uğruna ölmek istemedi; onlar sadece toprağa bağlıydılar. Ama güç sahipleri, “Sizin topraklarınız bizim stratejimizdir,” dediklerinde, o bereketli topraklar kanla sulandı.
Şunu hiç unutma genç zihin: Tarih kitapları **Akhilleus** gibi savaşçıları “kahraman” diye yazar, ama **Zeleia**’nın tarlalarında çalışırken ansızın bir savaşın ortasında kalan o sessiz insanlardan, o isimsiz kurbanlardan kimse bahsetmez. Sistem, onların kendi hayatlarını yaşama haklarını bir çırpıda silip attı. Kutsal sayılan o krallar, kendi isimlerini ölümsüzleştirmek için şehirleri yerle bir ederken, Apollon gibi tanrılar da bu yıkımın üzerinde dans ettiler. Bir tutam neşeyle kadehimdeki şarabı yudumlarken şunu hatırlıyorum: İnsanlar kendi masumiyetlerini, başkalarının kurduğu imparatorlukların tozlu sayfalarında kaybettiler.
Zeleia artık sadece bir isim; bir zamanlar var olan, sonra gücün çarkları altında ezilip gitmiş, toprağa karışmış bir sessizlik abidesi. Güçlü olanın hatasız olduğu söylenen o masallara sakın kanma. Gerçek, o yıkılan evlerin duvarları arasından yükselen çocuk seslerinde saklıdır. Şimdi, gökyüzüne bak ve şunu düşün: Bir gün senin de hikayeni, kendi hırsları uğruna başkaları yazmaya kalkarsa, onlara "hayır" diyebilecek kadar cesur musun?
Dünya, büyük isimlerin değil; sessizce var olmaya çalışanların üzerinde dönüyor. Bunu aklından çıkarma, güzel çocuk.