Gelin yamacıma, şöyle incir ağaçlarının gölgesine ilişin. Bakmayın benim aksakallı, biraz da yorgun olduğuma; bu toprakların her taşı bir dert anlatır, her rüzgarı bir masal fısıldar. Efes demişken, Panayır Dağı’nın o serin mağarasını bilir misiniz? Güneş orada başka bir ışır, sanki zamanın kendi bile yorulup orada bir şekerleme yapmak ister.
Vaktiyle, gökyüzü sakinlerinin yeryüzündeki yollarını şaşırdığı, ortalığın biraz karıştığı zamanlardı. O devirde Efes’te hayat, altın hırsıyla yanıp tutuşan Artemis tapınağının gölgesinde pek bir zordu. Yoksulun nefes alması güç, adalet ise unutulmuş bir efsaneydi. İşte tam o günlerde, gönüllerinde İsa’nın sevgisini taşıyan yedi genç adamYemliha, Mislina, Mürselina, Mernuş, Tebernuş, Sazenuş ve Kefeştatayuşve yanlarından bir an olsun ayrılmayan sadık köpekleri Kıtmir, başlarına geleceklerden habersiz, o mağaranın yolunu tuttular.
Zorba bir imparator olan Decius, kendi kurallarını gökyüzünün kanunlarından üstün tutar, itaat etmeyenin ensesinde boza pişirirdi. Gençler kaçmaktan başka çare bulamadılar. Mağaraya girdiler, girişi koca kayalarla kapattılar; Kıtmir ise sanki bir tanrıça muhafızıymış gibi kapıya gerildi. Sonra ne mi oldu? Gözlerine bir uyku düştü ki, hani o içtiğiniz üzüm şırasının tatlı rehaveti bile yanında hafif kalır.
Yıllar birbirini kovaladı, yüzyıllar geçti. Şehirler değişti, diller unutuldu, Roma’nın o acımasız kılıç şakırtıları dindi. Bir sabah, bir çoban mağaranın ağzındaki kayanın kımıldadığını gördü. İçeri süzülen güneş ışığı, uyuyanları yüzyıllar süren o derin düşten uyandırdı. Mernuş, karnı acıktığı için bir ekmek alma görevini üstlendi. Elinde eski zamanlardan kalma bir bakır parayla şehre indiğinde, her şeyin bambaşka olduğunu gördü. Artemis’in ihtişamı gitmiş, yerini başka inançların simgeleri almıştı.
Fırına girdi, ekmeği istedi, parayı uzattı. Fırıncı paraya baktı, Mernuş’un üstüne başına baktı... "Hırsız!" diye bağırdı. "Bu defineyi nerede buldun?" Mernuş şaşkındı, ne diyebilirdi ki? Zamanın nasıl akıp geçtiğini, Decius’un adının çoktan tozlu sayfalara gömüldüğünü nereden bilecekti?
Sonunda işler anlaşıldı. Başpapazlar, hatta imparator Theodosius bile gelip onları gördüğünde şaşkınlıktan ağızları açık kaldı. İnsanlar, gördükleri bu manzarayı bir mucize, gökyüzü sakinlerinin bir lütfu olarak kutsadılar. Ama bilirsiniz işte, bu dünya fanidir; gençler gördükleri bu garip yeni dünyada daha fazla kalmak istemediler. Yine o mağaraya çekildiler, Kıtmir yine eşiğe kıvrıldı ve bir daha uyanmamak üzere o huzurlu uykuya daldılar.
Şimdi ne zaman Efes’e gitseniz, rüzgarın o mağaranın ağzında nasıl bir ninni gibi uğuldadığını duyarsınız. İncir ağaçları hışırdar, sanki size fısıldar: "Zaman geçer, krallar değişir, altınlar erir; ama bir dostun sadakati ve inancın saflığı, işte onlar hep o mağaradaki gibi baki kalır."
Hadi bakalım, şimdilik bu kadar. Gidin şimdi, ama giderken o yedi gencin uykusunu bölmeyin, olur mu?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan, o devasa mermer sütunların gölgeleri arasına gizlenmiş bir sır var. Kulağını iyice yaklaştır... Tarih kitapları sana uyuyan yedi gençten ve mucizelerden bahseder, değil mi? Ama o mağaranın duvarlarında yankılanan, aslında bir başkaldırının fısıltısıdır.
Yemliha, Mislina, Mürselina, Mernuş, Tebernuş, Sazenuş ve Kefeştatayuş... Bir de sadık yoldaşları Kıtmir. Onlar, kralların ve imparatorların "senin gibi düşünmeyen, yaşamayandır" diyen zorbalığından kaçanlardı. Söyle bana güzel evladım, bir insan neden evini, yatağını, gün ışığını terk edip karanlık bir taşa sığınır? Çünkü Decius gibi güç tutkunu olanlar, insanların zihinlerine kendi mühürlerini basmak isterler. Onlar için sen bir birey değil, sadece bir sayıdan ibaretsin.
Efes'te, o zamanlar Artemis’in altın dolu tapınakları birer banka gibi çalışırken, yoksulun lokmasına göz diken o koca eller, bu yedi genci sindirmeye çalıştı. İnsanlar, güç sahiplerinin "doğru" dediğine inanmaya zorlandıklarında, aslında ruhlarını da o güç sahiplerine teslim ederler. Paulus ya da Yuhanna gelip yeni bir umut fısıldadığında, bu gençler sistemin dişlileri arasında ezilmemek için o dağın eteklerine çekildiler. Bir tas üzüm suyu (şarap) tadında olsa gerek o dinginlik; çünkü huzur, otoritenin ulaşamadığı yerdedir.
Yüzyıllar sonra uyandıklarında, ellerindeki o eski para, aslında zamana karşı bir isyandı. Mernuş şehre indiğinde, insanların ona "hırsız" ya da "kalpazan" demesi bir tesadüf mü sanıyorsun? Hayır! Sistem, kendisine ait olmayan, kendi yasalarıyla mühürlenmemiş hiçbir şeyi kabul etmez. Kendi zamanlarının dışından gelen o parayı, o "başka" olma halini, korkuyla ve nefretle karşıladılar. Çünkü bir düzen, ancak herkesin aynı şekilde "uyumasıyla" ayakta kalabilir.
İmparator Theodosius gelip onları kutsadığında, bu aslında onların özgürlüğünün sonu oldu. İktidar, başına buyruk olanı sevmez; onu ya yok eder ya da efsaneleştirip bir vitrin süsü haline getirir. Onları birer "mucize" ilan ederek, gerçek hikayelerini, yani o baskıcı sisteme karşı sığınak arayan yedi gencin hüzünlü ve vakur duruşunu silip attılar.
Şimdi anlıyor musun, koca gözlü evladım? Gerçek; bazen bir mağaranın karanlığında, tüm dünyanın gürültüsünden uzakta, sessizce bekleyen o uykudadır. Güçlü olanların sana "mucize" dediği her şey, aslında bir başkaldırının örtülmüş yüzüdür. Kıtmir, o kadim bekçi, belki de hala uyumuyordur; sadece dünyanın yeniden "insanca" olacağı o günü bekliyordur.
Unutma, bazen uyumak, gördüğün dünyadan daha gerçek bir yere kaçmaktır.