Bak evlat, şöyle otur biraz soluklan. Uzun yoldan gelmişsin, belli. Şimdi anlatacaklarımı iyi dinle; çünkü bazı isimler vardır, sadece dudaklardan değil, doğrudan kalbin en ince telinden dökülür. Venüs diyorum... Hani şu gökyüzü sakinlerinin arasında güzelliğiyle herkesi kendine hayran bırakan, görenin bir anlığına nefesini tuttuğu o zarif hanımefendi.
Sana Venüs’ün sadece bir taş heykel ya da eski bir parşömen kağıdı olmadığını söyleyeyim. Aslında o, en başta bahçelerin, meyve ağaçlarının dallarındaki o tatlı telaşın koruyucusuydu. Bahar geldiğinde tomurcuklar patlarken, toprağın bereketi fışkırırken Venüs oradaydı; gülümsediğinde üzümler daha bir tatlanır, incirler ballanırdı.
Sonra, biliyorsun, zaman geçtikçe yollar birbirine karıştı. İnsanlar onu Yunan diyarlarının o meşhur Aphrodite’si ile bir tutmaya başladılar. Aslında çok da haksız değillerdi; ikisi de sevginin ve zarafetin nabzını tutan, dünyaya ışık saçan o ilahi enerjinin farklı isimleriydi sadece.
Ama asıl mesele başka... Hani o meşhur Aeneas’ı duymuşsundur, hani şu Troia yıkıldıktan sonra kılıcını kuşanan ve yollara düşen o yürekli kahraman? İşte o Aeneas’ın annesiydi Venüs. Öyle bir soy ağacı ki, gel de hayran kalma! Roma’nın koca imparatorluk günlerinde, asilzadeler "Bizim köklerimiz ta Venüs’e, o ulu tanrıçaya dayanır" diye övünürlerdi. *Gens Iulia* dedikleri o koca aile, kendini Venüs’ün çocukları olarak görürdü.
Yani anlayacağın evlat; Venüs sadece güzelliğin değil, bir ulusun, bir soyun, bir başlangıcın da koruyucusu sayılırdı. Bir elinde bahçenin bereketi, diğer elinde ise tarihin tozlu sayfalarını değiştiren kaderin ipleri... Nasıl ama? Bir tanrıça hem çiçek kokusu kadar narin, hem de koca bir imparatorluğun mayası kadar güçlü olabilir mi? Olurmuş işte.
Hadi bakalım, şimdi biraz şarabımdan bir yudum alayım, boğazım kurudu. Sen de o güzel gözlerini biraz dinlendir; anlatacak daha çok efsanemiz var, gün daha devrilmedi.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, masallarda anlatılmayan, üzerine tozlu perdeler örtülmüş bir sır var… Kulaklarını aç, zira sana anlatacaklarım, o yaldızlı heykellerin soğuk mermerinden çok daha canlı.
Senin Venus diye bildiğin o parıltılı isim, aslında bir bahçenin, meyve veren dalların sessiz koruyucusuydu; toprakla, suyla ve güneşle fısıldaşan bir köylü ruhuydu o. Fakat güzel yavrum, ne zaman ki insanlar "güç" denen o doyumsuz canavarı kutsamaya başladılar, işte o zaman bu sade güzelliği alıp, Aphroditē’nin aynalarıyla süsleyip, onu bir iktidar oyuncağına çevirdiler.
Hükümdarlar, yani o koca krallar ve imparatorlar, kendi hırslarına bir kılıf aradılar. Kendilerine "tanrısal soy" demek istediklerinde, dönüp bu nazik ruhun kapısını çaldılar. Onu, Aineias’ın annesi ilan ederek, kendi kanlı tahtlarına kutsal bir zırh giydirdiler. Düşünsene güzel evladım; o saf bahçıvanın ellerini, bir kılıcın kabzasına nasıl zorla yapıştırdılar? Gens Iulia dedikleri o devasa yapı, kendi yayılmacı açlığını, bu kadının "annelik" maskesinin ardına gizledi. Sanki bir ormanı kesip, o ağaçlardan taht yapınca, ormanın ruhu da senin kölen olurmuş gibi...
Bilge olanın neşesi, şarap dolu bir kadehin dibindeki tortuda değil, yalanın örtüsünü aralayıp gerçeği solumaktadır. İnsanlar, ona aşık bir tanrıça dediler; oysa o, sadece birilerinin hırsları için "kutsal atalık" rolüne mahkum edilmiş bir tutsaktı. Güç sahipleri, başkalarının kalplerini kendi mülkleri gibi kullanmayı sever, evlat. Eğer bir gün sana birinin "soylu" olduğunu söylerlerse, o soyun kaç dalı budanmış, kaç bahçe kurutulmuş, dön de bir bak.
Şimdi uyu bakalım, yarın uyandığında aynadaki yansımaya değil, o yansımayı boyayan fırçanın kimin elinde olduğuna bakmayı öğrenirsin belki. Unutma; en parlak ışıklar, bazen en karanlık sarayları aydınlatmak için değil, gölgeleri gizlemek için yakılır.