Gelin bakalım şöyle, ateşin başına yaklaşın. Hah, şöyle... Ayaklarınızı uzatın, biraz ısınsın kemikleriniz. Size bir zamanlar Tesalya’nın çiçekli kıyılarında, Enipeus Irmağı’nın gümüş köpükleri arasında yaşanan o tuhaf aşkı anlatayım.
Tyro, Salmoneus ile Alkidike’nin kızıydı; yani kral soyundan, gözleri güneş görmüş bir genç kız. Ama onun aklı ne krallıklarda ne de saray süslerindeydi. O, her gün usul usul kıvrılan Enipeus Irmağı’na iner, suyun o bitmek bilmeyen şarkısını dinlerdi. Irmağın akışında, gökyüzü sakinlerinden birinin, dalgaların efendisi Poseidon’un gizli saklı yürüdüğünü söylerlerdi ya... İşte Tyro, o suların ardındaki tanrısal güce tutulmuştu. Bilirsiniz, aşk bazen insanı öyle bir sürükler ki, kendi dünyasından kopup suların serinliğine doğru kanatlanır.
Günler günleri kovaladı, Tyro kıyılarda ağladı, ırmak ise onun gözyaşlarını kendi sularına karıştırdı. Sonunda o büyük an geldi. Bir gün, güneş tam tepedeyken, sular ikiye ayrıldı; denizlerin o hırçın ve mağrur efendisi, elinde üç dişli asasıyla değil, bir insan suretinde yükseldi ırmaktan. Tyro için o an, dünya durdu. İkisi o suların koruyucu kucağında birleştiler.
Ama kader dediğimiz şey, bir ağın ilmekleri gibidir; biri çözülünce diğeri sıkışır. Tyro, bu büyük aşktan Pelias ve Neleus adında iki ikiz çocuk dünyaya getirdi. Ancak korku, cesaretin gölgesi gibidir. Bebeklerini korumak isteyen genç anne, onları vahşi doğanın ellerine, dağların serinliğine bırakmak zorunda kaldı. Kendi babasının evinde, üvey anne Sidero’nun o zehirli dilleri ve acımasız oyunları arasında hapsoldu. Tyro’nun günleri, nehrin kıyısındaki o eski neşeli günlerini arayarak, Sidero’nun eziyetleri altında geçti.
Derler ki, adalet bazen gecikir ama asla yolunu şaşırmaz. Dağlarda büyüyen o ikizler, Pelias ve Neleus, yetişip de güçten kuvvetten düşünce, analarının çektiği o çileleri duydular. Bir fırtına gibi gelip, analarını o kötü niyetli kadının pençesinden çekip çıkardılar.
Tyro artık özgürdü. Sonrasında amcası Kretheus ile yuvasını kurdu, hayatına yeni bir sayfa açtı ve bu evlilikten Aison adında bir oğlu daha oldu. İnsanoğlunun kaderi işte böyle; bazen ırmaklar kadar dingin, bazen de denizler kadar fırtınalı. Tyro’nun hikayesi de böylece, tarihin tozlu kıvrımlarında bir efsane olarak kaldı.
Hadi şimdi bakalım, o taze ekmeklerden biraz daha alalım. Hayat dediğin, yaşanacak ne kadar çok hikaye varken, boş midelerle düşünülmez. Ne dersiniz?
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu zaman kralların ve tanrıların görkemli saraylarını görür, onların altın yaldızlı zırhlarına hayran kalırsın. Ama o sarayların temeli, genellikle birilerinin susturulmuş çığlıklarıyla atılmıştır. Bugün sana Tyro’nun, o ırmak kıyısında hüzünle bekleyen kadının, kitapların "tanrıların lütfu" diye bahsettiği ama aslında bir sistemin kurbanı olan o kadının hikayesini anlatacağım.
Tyro, Salmoneus'un kızıydı. Yani, kendini tanrı sanacak kadar kibirli bir adamın gölgesinde büyümüştü. Babası, gök gürültüsünü taklit eden bakır kazanlar dövdüren, kendi otoritesini kutsallaştıran biriydi. Tyro ise bir ırmak tanrısına, yani doğanın o asi ve sınırsız akışına aşıktı. Ancak krallar dünyasında aşk, bir kadının seçimi değil, güç sahiplerinin bir tasarrufudur. Denizin hakimi Poseidon, kıyıda belirdiğinde Tyro'yu bir sevgili olarak değil, kendi gücünü mühürleyecek bir toprak parçası olarak gördü.
Şimdi iyi dinle güzel çocuğum; Poseidon’un gürültülü varlığı çekilip gittiğinde, geride bir "kraliyet lütfu" değil, hayatı ellerinden alınmış, korku içinde ikizleri Pelias ve Neleus'u doğurmak zorunda kalan bir kadın bıraktı. O ikizleri dağlara bırakmak zorunda kalması, bir annenin kalpsizliği değil; babası Salmoneus gibi hükmetme hırsıyla yanıp tutuşan bir figürün otoritesinden çocuklarını koruma çabasıydı. Sidero gibi figürlerin ona eziyet ettiği o uzun yıllar, sistemin bir kadını nasıl bir piyon gibi oradan oraya sürüklediğinin sessiz kanıtıdır.
Sistem, Tyro'yu önce babasının esiri, sonra Poseidon'un bir aksesuarı, en sonunda da amcası Kretheus'un hanesine bir "huzur" unsuru olarak yerleştirdi. Çocukları büyüyüp geldiğinde, annelerini kurtardılar evet, ama unutma; onlar da yine krallık hırslarının, iktidar oyunlarının içine doğmuşlardı. Aison doğduğunda, Tyro bir kez daha yeni bir düzenin parçası oluyordu.
Sevgili dostum, şarabın o neşeli tortusunu kadehimde döndürürken şunu düşünürüm: Tarih, hep kazananların yazdığı bir zincirleme masaldır. Tyro'nun o ırmak kıyısındaki gözyaşları, denizlerin dalgasından daha derin bir gerçeği anlatır. Bir kadının hayatı, ne bir tanrının arzusuyla ne de bir kralın izniyle şekillenmeliydi.
Unutma, bazen en büyük kahramanlık, sana biçilen o daracık, kurallarla örülü elbiseyi yırtıp kendi ırmağında özgürce akmaya çalışmaktır. Krallar gürültü çıkarır, ama sessiz kalanlar dünyayı içinde taşır. Tyro'nun hikayesi bir başarı öyküsü değil; bir insanın, güç sahiplerinin ellerinde nasıl bir nesneye dönüştürülmeye çalışıldığının hüzünlü ve gerçek bir anısıdır.
Şimdi git ve gökyüzüne bakarken babasının kazanlarını değil, kendi rüzgarının sesini dinle. Otorite dediğin şey, ancak sen ona inanmayı bıraktığında bir masal kadar güçsüzleşir.