Troya’nın surlarına kazınan ismin asıl sahibi olan Tros, kökleri tanrısal bir soya dayandırılan, toprağın mülkiyetini ve yerleşimin sınırlarını belirleyen bir ata figürüdür. Bir kentin kuruluşu, doğayı ve insanı kendi otoritesi altında birleştiren mutlak bir tahakkümün ilk adımıdır; o, henüz hiçbir efsanenin gölgesine sığınmadan, kendi adını bir coğrafyaya mühürleyerek iktidarın kalıcı mekanını inşa etmiştir. Hikayelerin gürültüsünden uzak duran bu figür, pasif bir figüran olmaktan ziyade, üzerine basılan toprağı bir mülk, oradaki hayatı ise disipline edilmiş bir düzen haline getiren sessiz bir egemendir; nitekim tarih, eylemsiz görünen kurucuların inşa ettiği o merkezi otoritenin etrafında şekillenir.
Gel bakalım küçük dostum, ateşin kıyısına iyice sokul. Bak, şu parlayan korlar sanki bir zamanlar görkemli surlarıyla göğe yükselen o kadim şehrin ışıkları gibi... Bugün sana, adını tarihin tozlu sayfalarına altın harflerle kazıyan, ama hakkında çok az şey bildiğimiz o gizemli atadan bahsedeceğim: Kral Tros.
Şimdi gözlerini kapat ve çok eski zamanlara, rüzgarın bile farklı bir melodide estiği o bereketli topraklara gidelim. Tros, işte o toprakların kaderini çizen kişiydi. Öyle bir adam düşün ki, henüz etrafta ne krallar ne de görkemli kuleler varken, o bir yurt kurmayı kafasına koymuş. Bir kraldan çok, toprağına sevdalı bir bilge gibiymiş; elinde asası, gözünde engin bir ileri görüşlülükle bugünkü Troya dediğimiz o efsanevi şehrin temellerini atmış.
Aslına bakarsan, Tros öyle elinde kılıçla destanlar yazan, gökyüzü sakinleriyle sürekli kavga eden tiplerden değildi. O, sessiz bir mimardı sanki. Şehirler, sadece taş ve topraktan değil, bir insanın hayallerinden kurulur, bilirsin değil mi? İşte Tros da hayallerini öyle bir yere nakşetmiş ki, onun kurduğu o şehir, asırlar boyunca dünyanın en çok konuşulan, uğruna nice kahramanların can verdiği o meşhur Troya olmuş.
Efsaneler, onun ismini biraz arka planda tutar. Sanki bir tiyatro sahnesinin perde arkasındaki o usta yönetmen gibi; herkes sahnede parlayan Akhilleus'u ya da Hekabe'nin acısını izler ama sahneyi kuranın, o devasa surların harcına kendi ruhunu katanın Tros olduğunu unuturlar. O, bir "başlangıç" adamıydı.
Düşün ki, bir tohum ekiyor ve bin yıl sonra o tohumun koca bir ormana dönüşeceğini biliyorsun. Tros’un hikayesi de biraz böyledir. O, bir efsane dövüşçüsü değil, o efsanenin yaşanacağı sahneyi hazırlayan bilge bir ataydı. Bazen en büyük kahramanlar, kılıç sallayanlar değil, bir halka yuva kurup adını o toprağa verenlerdir.
Hadi, şimdi şu testi biraz daha hafiflediğine göre, bir sonraki hikayeye geçebiliriz. Ama unutma, attığın her adımda aslında birilerinin senin için kurduğu bir sahnenin üzerinde yürüyorsun. Tros gibi... Şimdi söyle bakalım, sen hangi hikayenin temellerini atmak isterdin?