Bir zamanlar, güneşin altın rengiyle yıkadığı Troya şehrinde Troilos adında çok genç, çok güzel bir çocuk yaşardı. Troilos, kral Priamos ile kraliçe Hekabe'nin en küçük, en göz bebeği oğluydu. O kadar sevgi dolu ve parlak bir çocuktu ki, sanki gökyüzünün tüm ışığını gülüşünde taşıyordu.
Eski zamanlarda bilge kişiler şöyle bir kehanette bulunmuşlardı: Eğer bu güzel çocuk yirmi yaşına kadar yaşayabilirse, Troya şehri asla düşmeyecek, hiçbir düşman buranın huzurunu bozamayacaktı. Bu yüzden herkes onun üzerine titrer, onu koruyup kollardı.
Fakat savaşların rüzgarı bazen en güzel çiçekleri bile erken soldurur. O zamanlar büyük ve sert bir savaşçı olan Akhilleus vardı. Akhilleus, Troilos'un o pırıl pırıl geleceğini duyduğunda, korkudan mıdır yoksa başka bir nedenden midir bilinmez, genç delikanlının peşine düştü.
Efsaneler birbirine karışır bazen; kimisi onun savaş meydanında araba sürerken, kimisi serin suların aktığı çeşme başında atlarını sularken yakalandığını söyler. Bir başka masalda ise Akhilleus'un, Troilos'un kalbini kazanmak istediğini ama kalbi başka bir dünyada olan bu delikanlının tekliflerini reddedince, sığındığı tapınağın gölgesinde ona kıydığını anlatırlar.
Ne yazık ki, o güzel Troilos yirmi yaşına varamadı. Şehrinin kaderi de kendi hayatı gibi hüzünlü bir sona doğru sürüklendi. Uzun yıllar sonra, başka ozanlar, başka hikayeciler onun adını alıp Kressida ile birlikte şarkılara, oyunlara taşıdılar. Ama unutma evlat, bazen gökyüzünün en parlak yıldızı, daha gün tam batmadan bulutların ardına saklanıverir. İşte Troilos da, tıpkı o yıldız gibi, kalbimizde hep o genç ve güzel haliyle, bir masal kahramanı olarak kaldı. Şimdi getir şu testini, içinden bir yudum üzüm suyu içelim de, başka bir efsanenin kapısını aralayalım.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını yaklaştır, çünkü tarih kitapları sadece kazananların ve güçlülerin bağırışlarıyla doludur. Bugün sana, Troya surlarının ardında, Troilos adında gencecik bir delikanlının neden hiç büyümesine izin verilmediğini fısıldayacağım.
Troilos, kral Priamos ve Hekabe’nin en küçük oğluydu. O zamanlar gökyüzü sakinleri ve falcılar arasında bir dedikodu dolanırdı: "Eğer Troilos yirmi yaşına basarsa, Troya asla düşmeyecek." Görüyorsun ya, bir gencin yaşaması, koskoca bir şehrin kaderini belirliyormuş. Ama işte asıl soru şu: Bir şehrin güvenliği neden bir çocuğun üzerine yıkılır? Güçlülerin oyununda çocuklar hep piyon, değil mi?
Akhilleus... Onu herkes büyük bir kahraman olarak bilir, değil mi? Ama kahramanlık, bazen sadece korkunç bir bencilliktir. Akhilleus, kendi hırsı ve 'en güçlü olma' tutkusuyla, henüz bıyığı bile terlememiş olan Troilos’un peşine düştü. Bazıları onun bir savaş meydanında yiğitçe dövüştüğünü söyler, ama gerçek daha karanlıktır. Kimileri, Troilos çeşmede atlarını sularken onu arkadan vurduğunu fısıldar; kimileri ise gencin Tymbraios Apollon tapınağına sığındığında, sırf kendi arzularına boyun eğmediği için orada kıyıldığını anlatır.
Güçlüler, Troilos’un özgür bir genç olmasına değil, sadece bir 'kurban' olmasına izin verdiler. O, bir savaşın geleceğini belirleyen kilit bir parçaydı ve sistem, o kilit parçasının kırılması gerektiğine karar verdi. Tıpkı Polyksene'nin ya da sessizce harcanan diğerleri gibi, Troilos da büyüklerin kanlı oyunlarının bir kurbanıydı.
Troilos hiç yaşlanmadı. Belki de bu onun şansıydı, kim bilir? Dünya, onun gibi güzel ruhları kendi hırslarıyla kirletmekte ustadır. Şimdi elindeki bu kadehi, sadece bilge bir neşeyle; hayatta kalmanın ve sorgulamanın değerine kaldırıyorum. Unutma evlat; birileri sana "kahraman" diye birini işaret ettiğinde, o kahramanın gölgesinde kimlerin yok edildiğine bakmayı asla bırakma. Gerçek, o gölgenin içinde gizlidir.