Şöyle bir yaklaş hele evlat, ateşin çıtırtısı üzerine dertleşelim. Bak, sana anlatacağım kişi öyle her masalda duyduğun devlerden, canavarlardan değil; o, toprağın dilini ve denizin sesini birleştirmeyi bilen bir adam: Triopas.
Eski zamanlarda, şafak henüz gençken, adları birbirine karışan çokça Triopas vardı. Kimi der ki bu adam rüzgarların efendisi Aiolos'un soyundandır, kimisi de der ki engin denizlerin gürültülü tanrısı Poseidon’un evlatlarındandır. Hatta güneşin altın atlı arabasını süren Helios’un torunlarından biri olduğu bile söylenir. Velhasıl, kimin oğlu olduğu bir yana, bu adamın hamurunda hem gökyüzü sakinlerinin cüreti hem de yerin derinliklerinden gelen bir inat vardı.
Triopas’ı asıl bildiren şey neydi biliyor musun? İnşa etmek! İnsanlar o zamanlar oradan oraya savrulurken, o bir durak, bir yuva arardı. İşte o günlerde, rotasını Ege’nin o masmavi, o güneşle yıkanan kıyılarına kırdı. Knidos dedikleri o güzelim şehri kurduğunda, sadece taşları üst üste koymadı; medeniyetin tohumunu toprağa attı.
Düşün bir; elinde bir harita yok, arkasında devasa bir ordu yok. Sadece gökyüzü sakinlerinin ona bahşettiği o içsel rehberlik ve biraz da kendi azmi var. Knidos, o günden sonra denizcilerin, bilginlerin ve hikayecilerin sığınağı oldu.
Bugün o antik sütunların arasına gitsen, rüzgarın hala onun adını fısıldadığını duyarsın. Bir insan, sadece kan ve kemikten ibaret olmadığını, arkasında zamana meydan okuyan eserler bırakarak ispatlar. Triopas da işte böyle bir adamdı; ölümlüydü belki ama kurduğu şehirle ölümsüzlüğün kapısını araladı.
Hadi şimdi, şu testi biraz yana kaydır da, bu kadim hikayelerin üzerine bir soluklanalım. Hatırla, her büyük şehrin temelinde, elinde bir çekiçten çok, hayal gücü olan bir adamın ayak izi vardır.
Bak evladım, masallarda anlatılmayan, o devasa mermer sütunların gölgesinde saklanan bir sır var... Gel, şu kadim ağacın altına otur; elinde şarap kadehiyle dünyayı izleyen bu yaşlı Silenos sana, tarih kitaplarının "kurucu kahraman" diye alkışladığı ama aslında neye mal olduğunu gizlediği o adamdan bahsetsin.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: Triopas ve Yıkımın Temeli
Pek çok bilge, adını duyduğunda saygıyla eğilir, ona Triopas derler. Kimileri Poseidon’un denizleri döven gücünden geldiğini söyler, kimileri de gökyüzünü yakan Helios’un soyuna bağlar onu. Ama evlat, bir ismin ardındaki görkem, çoğu zaman o ismin altında ezilenlerin çığlığını susturmak için uydurulmuş bir maskedir.
Triopas, Knidos şehrini kuran o "büyük" adam... Ona "kahraman" dediler, çünkü bir şehri yükseltmek, toprağı kanla sulayıp üzerine mermer dikmekti onların lügatında. Oysa bir şehri kurmak, aslında o toprağın kadim sessizliğini bozmak, orada yaşayan ağaçların ve canlıların doğal düzenini kendi hükmün altına almak demekti. Triopas, kralların ve tanrıların oyununda bir piyon ya da belki de kendi hırsının kurbanıydı. O mermerleri üst üste dizerken, aslında kimlerin hakkından çaldı? Hangi sessiz canlıların evini, hangi unutulmuş halkın huzurunu "uygarlık" adına yerle bir etti?
Görüyor musun ufaklık? Tarih, zafer kazananların yazdığı bir masaldır. Bir şehre ismini vermek, aslında o toprağa kendi sınırlarını dayatmaktır. O görkemli duvarların arkasında, Triopas’ın hırsı yüzünden ne kadar emeğin, ne kadar doğanın ziyan edildiğini kimse anlatmaz. Tanrısallık iddiasıyla gelen herkesin elinde, aslında bir başkasının özgürlüğünü kısıtlayan görünmez zincirler vardır. Knidos bir başarı hikayesi mi, yoksa hırsın toprağa kazınmış bir yarası mı? İşte bunu sadece, otoritenin parıltısına aldanmayan gözler görebilir.
Şimdi anlıyor musun küçük yolcu? Birine 'kahraman' dediklerinde, hemen sorma: 'Ne yaptı?' diye. Sor: 'Onun bu yaptığı, başkalarına nasıl bir karanlık getirdi?' Çünkü hakikat, bazen bir kadehin dibindeki tortu gibi, en altta ama en berrak haliyle seni bekler.