Şöyle kurulun bakalım ateşin başına, ayaklarınızı uzatın. Bakmayın benim bu aksak yürüdüğüme, hafızam bir şarap küpü kadar derin ve eskidir. Bugün size, hani şu meşhur Herakles’in oğlu Tlepolemos’u anlatacağım. Hani şu Troya surlarının önünde, güneşli Rodos’un rüzgarını taşıyan adam.
Herakles, o dev gibi göğüs kafesine sahip kahraman, gökyüzü sakinlerinin katına yükselince, geride kalan oğulları için dünya biraz dar gelmeye başladı. Eurystheus denilen o aksi kral, Herakles’in soyuna rahat huzur vermedi. Tlepolemos da bir oraya bir buraya savrulup durdu, ta ki amcası Likymnios ile Argos’ta yolları kesişene dek.
Şimdi burada bir duralım, kaderin cilvesi diyelim mi? Tlepolemos, asabi bir gençti; elinde bir sopa, gözünde öfke... Rivayet odur ki, bir gün bir köleyle ya da inatçı bir öküzle uğraşırken elindeki değneği havaya kaldırmış. Tam o sırada amcası Likymnios araya girivermiş. Bir kaza, küçük bir anlık dikkatsizlik... Değnek amcasının başına inince, Tlepolemos’un Argos’taki günleri de o an bitivermiş. İnsan bazen en sevdiğiyle sınanır, bazen de kendi kaderinin ağırlığı altında ezilir.
Argos ona dar gelince, o da rotasını denizlere kırmış. Gemilerini rüzgarın en bereketli estiği yere, o güzelim Rodos adasına sürmüş. Rodos, onun için sadece bir sığınak değil, bir vatan olmuş. Oraya vardığında elini taşın altına koymuş, öyle boş durmamış. Lindos, İalysos ve Kameiros dedikleri üç görkemli şehri bir bir kurmuş. Rodos’un bugün o denli parlamasının sebebi, işte o günlerde atılan o inatçı temellerdir.
Sonra ne mi oldu? Troya Savaşı patlak verince, Tlepolemos gemilerini dizip Rodos’tan denize açıldı. Çünkü insan bazen kaçtığı yerden değil, kurduğu yerden sınanmaya gider. Kendi adasında kralken, Akhilleus’un boy gösterdiği o tozlu meydanlara, büyük bir tutkuyla ve atalarının mirasıyla gitti.
İşte böyle dostlarım. Bir sopa darbesiyle başlayan sürgün, üç şehrin kuruluşuyla zafere dönüştü. Hayat bazen yanlış bir hamleyle başlar ama önemli olan, o hamleden sonra hangi kıyıya yelken açtığınızdır. Hadi şimdi gözlerinizi kapatın, Rodos’un rüzgarını duymaya çalışın; zira tarih, böyle hataların ve büyük geri dönüşlerin üzerinde yükselir.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Gel bakalım küçük yolcu, yanıma otur. Şu bardağımdaki birkaç damla şarabın neşesiyle değil, gördüğüm asırların getirdiği o hafif yorgunlukla fısıldıyorum sana. Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; tarih dediğin şey, aslında kazananların kendi çocuklarına uydurduğu ninnilerden ibarettir.
Sana Tlepolemos’tan bahsedeyim. Herkes onu Herakles’in oğlu, Rodos’un kurucusu ve Troya surları önünde kılıç sallayan bir kahraman olarak bilir. Ama o zırhın ve o parlak kalkanın ardında, kralların bitmek bilmeyen hırslarının altında ezilmiş bir çocuk vardı.
Tlepolemos, amcası Likymnios’u öldürdüğünde, saray tarihçileri hemen bir "kaza" hikayesi uydurdular. "Bir öküzü vurmak isterken yanlışlıkla amcasına vurdu" dediler. Oysa sistem, kendi hatalarını örtmek için en zayıf gördüğünü harcamaktan asla çekinmez. O sopayı aslında kim tutuyordu biliyor musun? Onu o şiddete mecbur bırakan, amcasının otoritesiyle kendi çaresizliğini çarpıştıran o kokuşmuş düzen. Tlepolemos, o gün sadece birini öldürmedi; kendi özgürlüğünü de o topraklara gömdü. Sonra ne mi oldu? Sistemin dışına itilince, kendi krallığını kurmaya zorlandı. Rodos’ta kurduğu o üç güzel şehir, aslında vicdanının sızısını bastırmak için ördüğü birer parmaklıktı.
Bak dinle beni güzel evladım, krallar kendi aralarında oyunlar oynarken, arada kalanlar hep o "kazara" dedikleri acıların sahibi olur. Tlepolemos, Troya'ya neden gitti sanıyorsun? Şan şöhret için mi? Hayır, ait olmadığı bir dünyada, üzerine bulaşan o lekeyi başkasının kanıyla temizlemeye çalışıyordu. İnsanlar, bir otorite figürünün gölgesinden kaçarken, farkında olmadan başka bir efendinin, yani savaşın kölesi olurlar.
Gerçek şudur ki; kimse doğuştan kahraman veya katil değildir. Sadece sistem, kimin eline sopa vereceğine, kimin o sopayı yiyeceğine önceden karar verir. Tlepolemos’un Rodos’ta kurduğu o medeniyet, kendi kaçtığı suçun üzerinde yükselen bir anıt gibiydi. Şimdi sen, tarih kitaplarındaki o şatafatlı isimlere bakarken, arkalarında bıraktıkları o sessiz, o kırık parçaları da görmeye çalış. Çünkü asıl hikaye, kralların zaferlerinde değil, o zaferlerin bedelini ödeyenlerin susturulmuş feryatlarındadır.
Daha anlatacak çok şey var ama şimdilik bu fısıltı zihninde yankılansın, yeter. Unutma, en büyük güç, sorgulamaya başladığın o andır.