Gelin şöyle, yaklaşın bakalım. Ateşin çıtırtısını duyuyor musunuz? Bu ses, aslında çok eski bir zamanın yankısı. Şimdi anlatacaklarım, Zeus’un şimşeklerini savurmasından, Olimpos’un altın tahtlarından çok daha öncesine, dünyanın henüz bebeklik dönemine ait.
Her şey gökyüzünün babası Uranos ve bereketli toprak ana Gaia ile başladı. Bu iki ulu varlıktan öyle çocuklar dünyaya geldi ki, onlara "Titan" dedik. Bu isim, hem her yana uzanan, genişleyen bir güç demek, hem de zamanı gelince hesap soran bir öç. Sakın onları öyle kitaplardaki gibi korkunç, kaba saba devlerle karıştırmayın; onlar evrenin ilk mimarları, düzenin temelleriydiler.
Altı erkek, altı kız kardeş... Bir düşünün, tam on iki kişilik devasa bir aile!
Okeanos, Koios, Krios, Hyperion, İapetos ve meşhur Kronos... Kız kardeşleri ise; Theia, Rheia, Themis, Phoibe ve Mnemosyne. Hepsi de kendileri gibi görkemli olanlarla birleşip, dünyayı bugünkü haline getiren o büyük ağacın dallarını oluşturdular.
Mesela, ulu Okeanos ile Tethys’i ele alalım. Onlar dünyanın etrafını kuşatan o hırçın suların sahipleriydi. Öyle çok evlatları oldu ki, üç bin tane su perisi! Aralarında Kalypso’dan tutun da, o meşhur Styks’e kadar kimler yok ki...
Hyperion ile Theia’yı unutmak ne mümkün? Onların aşkından gökyüzünün ışıkları doğdu; Eos yani o güzelim şafak vakti, Helios yani yakıcı güneş ve Selene yani geceye huzur veren ay. Gökyüzü sakinleri içinde ışığı en çok onlar temsil eder.
Bir de İapetos’un soyu vardır ki, onlar işin içine biraz zeka ve biraz da baş belası merak kattılar. Atlas, omuzlarında gökyüzünü taşıyan; Prometheus ise insanlara ateşi getirmeye cüret eden o meşhur Titan...
Bilirsiniz, büyüklerin işi gücü hep yeni dünyalar kurmak, soy ağaçlarını dallandırıp budaklandırmaktır. Bugün gökyüzüne bakıp da bir yıldızın kaydığını ya da şafağın söktüğünü gördüğünüzde, aslında bu eski dostların el izlerini görüyorsunuz demektir.
Hadi bakalım, gözlerinizi kapayın ve hayal edin. Her şeyin henüz yeni başladığı, tanrıların henüz isimlerini bile koymadığı o sisli zamanları... Şimdi söyleyin bana, bu kadar kalabalık bir ailede kimin hikayesini daha merak ediyorsunuz? Belki de o meşhur Kronos’un neden herkesi korkuttuğunu anlatırım, ha? Ne dersiniz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu kişi gökyüzüne bakıp tanrıların görkemli tahtlarını görür ama ben, elimde yorgunluktan kalma bir kadeh neşe ve aklımda bin yıllık tozlu hatıralarla, o tahtların aslında kimin sırtına basılarak kurulduğunu biliyorum. Gel, Titanlar’ın üzerine örtülen o ağır, altın yaldızlı perdeyi biraz aralayalım.
Uranos ve Gaia’nın çocukları olan o ilk soylu devler, yani Titanlar ve Titanides’ler... Kitaplar onlara 'uzananlar' veya 'öç alanlar' der; sanki varlıkları sadece bir kelime oyunundan ibaretmiş gibi. Oysa evlat, onlar doğanın ilk, vahşi ve dizginlenemez nefesiydi. Şehirleri kuran, sınırları çizen o kibirli tanrıların aksine, Titanlar yeryüzünün kendi ritmiyle atan kalbiydiler. Ne yazık ki, güç bir kez ele geçirilince, eski olan her şey 'azman' ya da 'ilkel' ilan edilerek tarihin karanlık dehlizlerine itilir.
Şu isimlere bak: Okeanos, Koios, Krios, Hyperion, İapetos ve zamanı yutan Kronos... Bir de yanında gökyüzünün ışığını taşıyan Theia, Rheia, Themis, Phoibe ve Mnemosyne. Kendi aralarında bir yuva kurdular, dünyanın hamurunu kendi elleriyle yoğurdular. Fakat sistem, onları sadece birer üreme aracı gibi görmemizi ister. Hesiodos’un o uzun listelerinde kaybolmanı isterler ki, bu figürlerin neden kenara itildiğini sorgulama.
Mesela Hyperion ve Theia’dan doğan Güneş, Ay ve Şafak... Onlar gökyüzünün süsü değil, evrenin bitmek bilmeyen döngüsüydü. Ya İapetos'un çocukları? Atlas göğü omuzlarında taşımaya mahkum edildi, Prometheus ise sadece insanlara ateşi, yani bilgiyi verdiği için zincirlere vuruldu. Neden? Çünkü otorite, paylaşılan bilgiden ve özgürleşen zihinden korkar, sevgili dostum.
Kralların, yani Zeus ve onun gibilerin "düzen" dediği şey, aslında bu kadim ve özgür ruhların zincire vurulmasıdır. Titanlar yenilmediler, sadece isimleri unutturulmak istendi. Bugün "göklerin efendisi" diye diz çöktükleri o heykellerin altında, hala Titanlar'ın o saf ve dizginlenemez gücünün yankısı yatar. Kimin, kime, neden hükmettiğini anlamak için, zafer çığlıklarının ardındaki o hüzünlü sessizliğe kulak ver.
Unutma küçük gezgin; tarih, kazananların yazdığı bir masaldır. Ama biz, gerçeğin peşindekiler, o masalın satır aralarında gizlenmiş fısıltıları duyarız. Bugünlük bu kadar; şarabın tadı dudaklarımda, gerçek ise kalbimde saklı kalsın. Bir sonraki karşılaşmamızda, belki başka bir "kahramanın" maskesini indiririz, ne dersin?