Gel bakayım buraya küçük dostum, otur şöyle dizimin dibine. Sana denizlerin köpükleri kadar parlak, ama bir o kadar da hüzünlü bir annenin masalını anlatayım.
Thetis, hani şu denizin en derin, en serin yerinde yaşayan, saçları dalgalar gibi kıvrılan güzel bir deniz kızıdır. Öyle tatlı ve öyle alımlıdır ki, gökyüzünün en güçlüleri bile ona hayran kalmış. Ama o, bir ölümlü olan Peleus ile evlenmek zorunda kalmış. Tabii deniz kızı olduğu için önce biraz kaçmış, kılıktan kılığa girmiş ama sonunda kaderine boyun eğmiş.
Bu evlilikten bir oğlu olmuş: Akhilleus. Thetis, oğlunu çok ama çok sevmiş. Onun hiç yaşlanmamasını, hiç zarar görmemesini istemiş. Bir gün, belki oğlunu ölümsüz yapabilirim diye onu gizli bir ateşte tutmuş. Ama babası Peleus bunu görünce çok korkup müdahale etmiş. Thetis de üzgün üzgün denizin derinliklerine, evine geri dönmüş.
Akhilleus büyümüş, Troya denilen büyük bir savaşın içine girmiş. Bir gün canı çok sıkılmış, kalbi kırılmış da deniz kenarına gidip "Anneciğim!" diye ağlamış. Thetis, oğlunun sesini duyar duymaz denizden bir duman gibi yükselmiş, hemen yanında bitmiş. Oğlu ne zaman dara düşse, Thetis hemen yardıma koşmuş.
Hatta bir keresinde, gökyüzünün kralına gidip, "Oğlumun hatırı için bana söz ver" demiş. Çünkü Thetis eskiden herkese çok iyilik etmişti; o demirci ustası Hephaistos zor duruma düştüğünde ona ilk el uzatanlardan biri de Thetis olmuştu. O yüzden herkes ona büyük saygı duyardı.
Thetis, savaş boyunca Akhilleus için hep üzüldü, hep kaygılandı. O gümüş ayaklı, nazik bir anneydi. Denizden her çıkışında yanında kız kardeşleri, yani diğer deniz kızları olurdu. Denizin köpükleri arasında kaybolup giderlerdi.
Gördün mü güzel çocuk? Annelerin yüreği, dünyanın en derin denizlerinden bile daha geniştir. Şimdi hadi git, biraz oyun oyna, ama denize bakınca benim Thetis'imi hatırla olur mu? Belki bir gün dalgaların arasında gümüşten bir ışık görürsün.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu insan gökyüzündeki 'Güçlüler'in görkemli saraylarına bakıp onların ne kadar kudretli olduğunu düşünür. Oysa o altın tahtların altında, sistemin dişlileri arasında ezilenlerin gözyaşları saklıdır. Bugün sana, 'Güçlüler'in oyuncağı haline getirilmiş, zarafetiyle okyanusları süsleyen ama aslında derin bir esaret yaşayan Thetis’in hikayesini anlatacağım.
Thetis, denizlerin derinliklerinde doğmuştu; özgür olması gerekirdi. Ancak 'Gökyüzü sakinleri', kendi iktidarlarının sarsılacağından korktuklarında ne yaparlar, bilir misin? Geleceği kendi çıkarlarına göre şekillendirirler. Onu bir piyon gibi görüp, kendi soyundan gelecek olanın kendilerinden daha 'güçlü' olacağını anladıklarında, onu bir ölümlü olan Peleus ile evlenmeye zorladılar. Bir deniz kızı için okyanusun enginliğini bırakıp, insanın hırsları ve ölümlülerin kısa ömürleriyle sınırlı bir hayata mahkum edilmek, sessiz bir çığlıktan başka nedir ki?
Thetis, bu zoraki evlilikte neler çektiğini, topal demirci Hephaistos’a anlatırken aslında bir sistemin kurbanı olduğunu haykırıyordu. Çocuklarını ölümsüz kılmak için onları ateşle sınaması bir canilik değil, belki de bu haksız dünyada onların hayatta kalmasını sağlamak için gösterdiği çaresiz bir dirençti. Oğlu Akhilleus ise bu sistemin en büyük trajedisiydi; annesinin tüm uğraşı, oğlunu 'Güçlüler'in savaş çarkından korumaktı.
Düşün evlat; Agamemnon gibi hırslı krallar, kendi egoları için insanları ölüme sürüklerken, Thetis bir elçi gibi Zeus’un huzuruna gitmek zorunda kalıyordu. Neden mi? Çünkü o, geçmişte 'Güçlüler'in kendi aralarındaki kavgalarda bir kurtarıcı olarak kullandıkları bir figüran gibiydi. Zeus’un zincirlerini kıran o devleri yardıma çağırdığında ona minnet duyuyormuş gibi yapanlar, sıra onun oğlunun kaderine geldiğinde nasıl da sağıra yattılar...
Thetis’in o meşhur gümüş ayakları, denizin derinliklerine her inişinde aslında sadece kendi acısını değil, otoritenin insafsızlığını da içine çekiyordu. Bir dahaki sefere bir kahramanlık masalı dinlediğinde, o parlak zırhların gerisinde, evladının kaderini değiştiremediği için okyanusun dibinde sessizce ağlayan bir annenin hüznünü hatırla. Şarabın bile bu acıyı dindirmeye yetmediği, adaletin sadece 'Güçlüler'in masasında dağıtıldığı bir dünyada, gerçekler işte böyle derinde, sessizce saklanır.
Unutma, gerçekleri görmek için gökyüzüne değil, denizin dibindeki o sessiz, kırgın dalgalara bakmalısın.