Thesauros Mitoloji Thersites

Thersites

Thersites

Troya önündeki çirkin ve sivri dilli Thersites, Agamemnon’a karşı geldiği için Odysseus’tan sopa yiyen, ordunun hem alay konusu hem de soytarısıydı.

Troya surları önünde konuşlanan Akhilleus, Hekabe ve Kirke’nin dünyasından aşina olduğumuz o büyük kuşatma sırasında, Akha saflarında yer alan Thersites, Agamemnon’un mutlak otoritesini sarsmaya cüret eden aykırı bir sestir. Homeros’un İlyada'sında aktardığına göre, bu adamın varlığı bir düzenin tahammül sınırlarını zorlayan bir gürültüden ibarettir: Kralların kibrini besleyen hiyerarşiyi bozmak adına gelişigüzel konuşur, ordunun ortak huzursuzluğuna tercüman olurken kitlelerin eğlence ihtiyacını da aynı çatının altında toplar.

Fiziksel formunun, kurulu düzenin estetik ve güç normlarına aykırı betimlenmesi tesadüf değildir; çarpık bacakları, kambur sırtı ve sivri kafasıyla Thersites, o dönemde iktidarın "çirkin" olarak kodladığı bir muhalefet biçimini temsil eder. O, sadece sözleriyle değil, varoluşuyla da merkezi bir otoritenin üzerine inşa edildiği "kusursuzluk" mitine karşı durur.

Ancak bu tür bir itaatsizlik, merkezkaç bir güç olarak görüldüğünde Odysseus gibi figürlerin şiddetli tepkisini tetikler. Odysseus, Thersites’i susturmak için yalnızca fiziksel bir şiddet uygulamaz; aynı zamanda ona "çırılçıplak bırakılmakla" tehdit ederek savunmasızlığını yüzüne vurur. Değneğiyle vurduğu her darbe, o an orada bulunanların gülüşüyle meşrulaşır; çünkü iktidar, marjinal bir sesi sindirirken toplumsal onayı da arkasına alarak tahakkümünü pekiştirir. Thersites’in sırtında açılan o kanlı şiş, sadece bir dayağın izi değil, sözün hükümranlık karşısındaki kırılganlığının da göstergesidir. Shakespeare'in "Troilus ve Kressida" adlı eserinde ise Thersites, bu hiyerarşik tiyatronun trajikomik bir figürüne, bir soytarıya dönüştürülerek, iktidarın kendi karşısındaki aykırılığı nasıl bir eğlence nesnesi haline getirip zararsızlaştırdığının kanıtı olarak tarihe geçer.
Silenos
Bakın çocuklar, ateşin kıvılcımları gibi parlayan şu hikayeyi dinleyin. Herkesin gürül gürül akan şelale misali konuştuğu, kılıçların şakırtısının gökyüzü sakinlerinin kulaklarını çınlattığı o büyük Troya Savaşı’nı bilirsiniz. Hani şu bizim güzel Akhilleus’un, hani o öfkeli Agamemnon’un olduğu yer... İşte tam o günlerde, Akha ordusunun içinde bir adam vardı ki, ne krallara benzerdi ne de kahramanlara. Adı Thersites.

Şimdi bu Thersites dediğin, öyle boylu poslu, zırhları güneş gibi parlayan biri sanmayın. İlyon önlerine gelenlerin en çirkiniydi derler. Bir ayağı aksak, bacakları çarpık, sırtı sanki üzerinde ağır bir yük taşıyormuş gibi kambur; kafası omuzlarının üstünde sivri bir tepeciği andırırdı, tepesinde de tek tük saçlar... Ama dli! Hele o dili! Sanki bir arı kovanıydı; ağzını açtığı an içinden bitmek tükenmek bilmeyen vızıltılar, iğneli sözler dökülürdü.

Askerler yorgun, krallar açgözlüydü. Herkes Agamemnon’a içinden saydırır ama kimse ağzını açıp tek kelime etmezdi. İşte bizim Thersites, o koca göğüslü, ağır zırhlı kralların karşısına dikilip herkesin dilinin ucundaki o zehirli lafları bağırıverirdi. Maksadı da belliydi; ortalığı karıştırıp askerleri güldürmek, o büyüklerin burnunu sürtmek. Eğlenceliydi belki ama ateşle oynamak, bilgece bir iş değildir, bunu hep hatırlayın.

Derken bir gün, zekasıyla tanınan, sözü dinlenen Odysseus’un sabrı taştı. Thersites yine bir ağız dalaşına girmiş, krallara dil uzatıyordu. Odysseus, o altın asasını kaptığı gibi Thersites’in üzerine yürüdü. Öyle bir kükredi ki, yer sarsıldı sanırsınız. "Bir daha," dedi Odysseus, "bir daha görürsem seni böyle zıpırlık ederken, and olsun ki omuzlarının üzerinde başını bırakmam! Çıkarırım o üzerindeki giysileri, seni anadan doğma, çırılçıplak bırakır, değneğimle döve döve gemilere kadar gönderirim!"

Ve o meşhur asa indi Thersites’in sırtına. Bir, iki, üç! Thersites acı içinde iki büklüm oldu, gözlerinden yaşlar sicim gibi aktı. Sırtında, o altın değneğin vurduğu yerde kocaman, kanlı bir şiş oluştu. İşte o an... Hani o az önce Thersites’e gülen, onunla eğlenen askerler var ya? İşte onlar, Thersites’in o zavallı halini, acı içinde diz çöküp yaşlarını silmesini görünce, bu sefer de onun haline kahkahayı bastılar. Ne garip değil mi? Kalabalıklar böyledir işte; dün alkışladığına, bugün bir değnek darbesiyle sırt çevirir.

Yıllar sonra Shakespeare diye bir adam çıktı, bu hikayeyi alıp bir sahneye taşıdı. O da Thersites’i ordunun soytarısı yaptı. Haklıydı da... Çünkü Thersites, hem herkesin nefret ettiği bir sivri dilli, hem de o koca kahramanların kibirli dünyasındaki tek dürüst şakacıydı.

Şimdi söyleyin bana bakalım küçükler; söylemek istediğini söyleyen mi daha cesurdur, yoksa o sözleri yutan mı? Ama unutmayın, her doğruyu her yerde söylemek, insanın sırtında çokça şiş bırakır. Hadi, biraz daha ateşin başına sokulun da size başka neler neler anlatayım...

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi