Gelin bakalım küçük dostlarım, yaklaşın hele şöyle ateşin başına. Sakallarımı çekiştirmeyin yaramazlar, anlatacaklarım sandığınızdan daha eski, daha derin. Hani o her gece gökyüzüne bakıp da "Bu dünya nasıl oldu da kuruldu?" diye sorarsınız ya, işte cevabı Hesiodos adında, vaktiyle yaşamış bir ozanın dilinde saklı.
Eskiden, daha zamanın bile adı konulmamışken, her şey bir "Khaos"tu. Nedir bu Khaos? Dipsiz bir boşluk, bir kafa karışıklığı! Ama sonra birdenbire Gaia, yani bizim o cömert Toprak Ana, sahneye çıktı. Bir de baktık ki, evrenin neşesi Eros, yani sevginin o tatlı dürtüsü araya girmiş. Gaia kendi kendine doğurdu; önce karanlık yeraltı Erebos’u, sonra o simsiyah peleriniyle Nyks’i, yani Gece’yi. Ama durmadı, kendine eş diye o ışıl ışıl yıldızlı Gök’ü, Uranos’u yarattı.
İşte hikaye burada çatallaşır çocuklar. Uranos gökyüzünde, Gaia yeryüzünde... Birbirlerine sevdalandılar ve dünyayı devlerle, o koca Titanlarla, Kykloplarla doldurdular. Ama gelin görün ki, gökyüzünün kralı Uranos pek huysuz çıktı. Kendi çocuklarından korktu, "Ya tahtımı elimden alırlarsa?" diye hepsini yerin dibine, karanlığa hapsetmeye kalktı. Gaia ise buna çok içerledi, oğlu Kronos’un eline keskin bir tırpan tutuşturdu. Bir gece Uranos yeryüzüne indiğinde, Kronos babasının tahtını yerle bir etti. Böylece tanrıların ikinci kuşağı, yani Titanlar dönemi başladı.
Ama bakın, hayat döngüsü işte; ne ekersen onu biçersin! Kronos, babasına yaptığının aynısını kendi çocuklarına yapmaya kalktı. Rheia’nın doğurduğu çocukları, tahtı kaptırmamak için tek tek yuttu! Kimler mi? Hestia, Demeter, Hera, Hades, Poseidon... Zavallı Rheia son çocuğu Zeus’u gizlice Girit’e kaçırdı da, Kronos’a yutturmak için bezlere sarılı bir kaya parçası verdi. Yaşlı, hantal Kronos taşla ziyafet çektiğini sanırken, küçük Zeus orada büyüdü, güçlendi.
Zeus geri döndüğünde işler fena karıştı. Babasına o taşı kusturdu, kardeşlerini kurtardı. Sonra yerin dibine hapsedilen Kyklopları ve o devasa Yüz Kolluları da yanına aldı. Gök gürültüsünü, şimşekleri silah edindi kendine. İşte o meşhur Titanomakhia, yani Titanlar ile Olymposluların savaşı böyle koptu!
Sonunda Zeus kazandı, gökyüzü sakinlerinin kralı oldu. Olympos’un tepesine kuruldu, görevleri dağıttı ve düzeni sağladı. Hesiodos’un anlattığı bu şecere, bizim koca ilkçağın ana kitabı gibidir; biraz Fenike’den esinlenmiş, biraz Babil’in tozunu yutmuş ama tamamen bizden, Yunanlı olmuş bir destan. Kimileri "bu hikaye biraz kaba" deyip burun kıvırsa da, siz bakmayın onlara. Dünya dediğin zaten kaosla düzenin, sevgiyle öfkenin o bitmek bilmeyen dansı değil midir?
Hadi şimdi yavaşça dağılın. Unutmayın, gökyüzünde bir şimşek çaktığında, bilin ki Zeus hala o günlerin anısını yaşatıyordur. Şimdi bir yudum taze üzüm suyu içip, eski günlerin hayaliyle dalıp gitme vakti. Gözlerinizden öperim, dikkatli gidin.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... Hani şu gökyüzüne bakıp parıldayan tanrıların hikayelerini anlatırlar ya; hani hepsi birbirinden kudretli, hepsi birbirinden kusursuz sanırsın. Oysa hakikat, parlatılmış kalkanların ardında saklanan o eski, tozlu yalanlardan çok daha başkadır. Gel, dizlerimin dibine otur da sana kralların neden sürekli korku içinde titrediklerini fısıldayayım.
Khaos ile başlar her şey; yani biçimlenmemiş, karmakarışık bir ihtimal yığını. Sonra Gaia yani Toprak Ana gelir; bereketli ve dirençli. Ancak o günden beri, her yeni güç sahibi, yerini kaybetmekten korkan birer hayalete dönüştü. İnsanların "yüce" diye tapındığı Uranos, yani o uçsuz bucaksız Gök, kendi çocuklarından bile korkacak kadar küçülmüştü ruhunda. Neden mi? Çünkü otorite, doğası gereği kendisinden daha parlak olanı yok etmek ister de ondan, sevgili yavrum.
Uranos, çocuklarını ışığa çıkarmamak için yeraltının karanlığına hapsettiğinde, aslında sadece kendi sonunu hazırlıyordu. O tırpan, evlatlarım, sadece bir metal parçası değil; bir sistemin, kendini korumak adına evlatlarını yutmaya başlayan bir düzenin kırılma noktasıydı. Kronos, babasını o korkunç eylemle tahttan indirdiğinde, aslında özgürlüğü değil, sadece yeni bir zorbalığın tohumlarını ekiyordu. Tıpkı bugün gördüğün, gücü elinde tutanların koltuklarını korumak için en yakınındakileri bile nasıl harcadığı gibi...
Aphrodite o kanlı köpüklerden doğdu; güzellik, bazen en büyük acıların kıyısında filizlenir, unutma. Sonra Zeus geldi. Herkes onu Olympos'un adil kralı sanır, öyle değil mi? Oysa o, babasının kendi evlatlarını yemesindeki o karanlık hırsı bir adım öteye taşıyan, gücü mutlak bir buyruğa dönüştüren kişidir. Kardeşlerini bile yuttuğu o taş, aslında yönetenlerin sadece kendi çıkarlarını korumak için nasıl yalanlar ördüğünün simgesidir. O devasa savaşta, Titanomakhia'da (Devler ve Tanrılar Savaşı) galip gelen sadece Zeus değildi; galip gelen, "Benim düzenim kurulsun da, isterse dünya yansın" diyen o sarsılmaz kibirdi.
Yetişkin dostum, sen de iyi dinle; evlatlarım diye sesleniyorum çünkü hepimiz, bu mitlerin gölgesinde büyüyen masumlarız. Hesiodos'un o eski parşömenlerde anlattığı bu şecere aslında bir zafer şarkısı değil; bir "kim kimin sırtına basarak yükseldi" rehberidir. Tanrılar şereflerini Titanlardan zorla almışlar, yetkileri kendi aralarında bir pasta gibi paylaşmışlar. Peki, bu paylaşımda Hekabe gibi acı çeken anaların, Kassandra gibi duyan ama susturulanların yeri neresi?
Doğa, yani Gaia, çocuklarını hiçbir zaman yok etmeye çalışmamıştı; o sadece yaşamı çoğaltıyordu. Ama otorite, hep bir "ilk" olma ve hükmetme derdinde. Bir kadeh şarabın neşesi bile, bu hırsların yarattığı yıkımı örtmeye yetmez. Krallar tahtlarında otururken, aslında kendi korkularının mahkumudurlar. Gerçek şu ki, hakikat, gökyüzündeki şimşeklerde değil; o şimşeklerin altında, haksızlığa karşı dimdik duran o küçük yüreklerin içindedir.
Şimdi uyu bakalım, belki rüyanda, ne kralların ne de tanrıların gölgesine ihtiyaç duymayan, kendi güneşini kendisi yaratan başka bir dünya görürsün.