Bakın çocuklar, şöyle dizilin bakalım, yaşlı gözleriniz parlasın biraz! Şarap küpünün dibindeki tortu gibi çökmeyin öyle, kulaklarınızı dört açın. Size Mysia'nın kralı Teuthras'tan bahsedeyim; hani şu Bakırçay, yani eski adıyla Kaikos Irmağı'nın döküldüğü o bereketli toprakların hakimi...
Teuthras, görkemli bir kraldı olmasına ama bir gün ormanın derinliklerinde, hırsına yenik düşüp kaderini zorladı. Elinde yayı, ağaçların arasında sessizce süzülürken karşısına devasa bir yaban domuzu çıktı. Tam okunu kirişe yerleştirmişti ki, o yaratık dile geldi! İnsan sesiyle, "Dur!" diye yalvardı. Ama hırs bu, kralın gözünü karartmış bir kere; dinlemedi onu. Okunu savurdu ve canavarı yaraladı.
Yaralı domuz, sürünerek Artemis Orthosia’nın tapınağına, o kutsal taşların arasına sığındı. Siz siz olun, gökyüzü sakinlerinin kutsal saydığı bir canlıya el kaldırmayın; çünkü bu işin sonu hiç hayırlı olmaz. Teuthras, kutsal olanı kirletmenin ağırlığı altında kısa sürede belayı başına sardı. Vücudunu saran o korkunç hastalık ve zihnini bulandıran tuhaf bir çılgınlık onu yatağa düşürdü. Tanrıların adaleti bazen böyle sert bir tokat gibidir, çarptı mı sarsar adamı.
Neyse ki, hatasını anladı da tanrıçanın gönlünü alacak tövbelerle, arınma yollarıyla sağlığına kavuştu. Ama asıl hikayesi, bu olaydan sonra krallığına gelen konuklarla şekillendi. Hani o meşhur Auge ve oğlu Telephos vardır ya... İşte Teuthras, onları kendi topraklarında ağırlayıp kaderlerine dokunan kişi oldu. Kimilerine göre o, sadece bir kral değil, kaderin bir yerlerde düğümlendiği bir köprüydü.
Gördünüz mü? Krallık denilen şey koca bir tahtta oturmak değildir; bazen bir canlının feryadını duymamak, bazen de bir yabancıya kapını açıp kaderin akışını değiştirmektir. Şimdi, hadi bakalım, güneş batmadan gidin de gerçek dünyadaki oyunlarınıza dönün. Bir dahaki sefere size bir domuzun neden insan sesiyle konuştuğunu anlatırım, ama o başka bir şafağın konusu...
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, kitapların tozlu sayfalarında sessizliğe gömülmüş bir sır var... Gel otur yanıma; ağaçların fısıltısını dinle, belki şarabın o hafif neşesi zihnini berraklaştırır da gerçekleri görürsün. Bugün sana Mysia Kralı Teuthras’tan bahsedeceğim. Hani o her yerde "büyük kral" diye anılan, Kaikos ırmağının başında hüküm süren adam.
Kralların ihtişamı, çoğu zaman bir avuç toprağı yönetme hırsının gölgesinde kalır evlat.
Teuthras bir gün elinde mızrak, dağlarda avlanıyordu. Kendi gücüne öyle aşıktı ki, krallığının sınırlarının da, hayatın sınırlarının da kendi iradesinde olduğunu sanıyordu. Derken karşısına bir yaban domuzu çıktı. Ama bu sıradan bir hayvan değildi; Artemis’in sessiz gözcüsüydü. O domuz, kralların buyruklarına alışık olmayan o insan sesiyle, hayatta kalmak için yalvardı. Teuthras ne yaptı biliyor musun? Bir kral, kendi sesinden başka hiçbir sesi duymamayı seçti. O an, o mızrağı fırlattığında sadece bir hayvanı değil, doğanın dengesindeki o kutsal dokunulmazlığı da öldürdü.
Güç, insanı her şeyi tüketebileceğine inandıran kör edici bir zehirdir, güzel ruhlu evlat.
Yaralı domuz, tanrıçanın tapınağına sığındı. Teuthras ise o kibriyle baş başa kaldı. Derler ki, o günden sonra kralın bedeni cüzamla çürüdü, zihni ise kendi içindeki gürültüyle çıldırdı. Aslında olan şuydu: Bir krallık, insanın doğadan kopardığı her parça için bir bedel öder. Kralın acısı, aslında sistemin kendisine dayattığı o üstünlük duygusunun çöküşüydü.
Sonra ne mi oldu? Tarih, Auge ve oğlu Telephos’u ona sığınmış olarak yazar. Sarayına kabul ettiği o insanlar aslında sadece onun krallık "koleksiyonuna" eklenen yeni hikayelerdi. Auge gibi, sistemin çarklarında ezilmiş, sürgüne zorlanmış ruhları ağırlarken bile, Teuthras aslında kendi krallığının sınırlarını bir kez daha çizmeye çalışıyordu. Bir kral, başka birinin acısını konuk ederken bile onu yönetmekten geri durmaz, değil mi evlat?
Unutma; tacı olan herkes, aslında kendi vicdanının esiridir.
Teuthras iyileşti mi? Belki bedeni kurtuldu ama o günden sonra her orman sessizliğinde, kendi mızrağının ucundaki o insan sesini duymaya devam etti. Gerçek budur; krallar devrilir, krallıklar yıkılır ama doğaya ve diğer canlılara yapılan haksızlık, bir gölge gibi peşlerini bırakmaz. Şimdi git, rüzgarın fısıltısına kulak ver; çünkü hiçbir kral, bir ağacın yaprağındaki gerçek kadar özgür değildir.