Gel bakalım şöyle, ateşin başına iliş hele. Şu elindeki asayı bırak, benim de nasırlı ellerim biraz dinlensin. Sana, kaderin ağlarını nasıl ilmek ilmek ördüğünü, Telephos adında bir yiğidin başından geçenleri anlatayım. Hikaye biraz karışık, tıpkı hayatın kendisi gibi; bazen gözyaşıyla başlar, bazen bir asma kütüğüyle biter.
Telephos, o herkesin bildiği, koca pazılı Herakles’in oğluydu. Ama annesi Auge’nin talihsizliği daha çocuk doğmadan başlamıştı. Kahinler, bu çocuk büyüyünce dayılarını öldürecek dediler. Koca krallar korkunca, anneyi ve henüz doğmamış yavruyu bir sandığa koyup denizin hırçın dalgalarına terk ettiler. Kader bu ya, o sandık batmadı. Telephos, Mysia kıyılarında kendine bir yol buldu. Ancak bazıları da der ki, o Arkadya dağlarında çobanların arasında büyüdü. Ve o talihsiz kehanet, tam da o dağlarda gerçekleşti; Telephos bir kaza eseri kendi dayılarını öldürüverdi. Gökyüzü sakinleri bazen yazgıyı böyle acı bir mürekkeple yazarlar, ne yaparsın?
Vakti gelince, Delphi’deki o meşhur kahinin kapısını çaldı bizimki. "Annemi ve krallığımı nerede bulurum?" diye sorunca, Mysia’nın yolları göründü ona. Ama kaderin bir şakası daha vardı: Mysia’da annesiyle karşılaştığında ikisi de birbirini tanıyamadı. Az kalsın o korkunç düğün gerçekleşecekti! Ama gökyüzü sakinleri o gün iyi ki araya girdiler de bu felaket önlendi. Sonunda taht Telephos’a kaldı kalmasına ama huzur bulmak öyle kolay mı?
Akhalar, o meşhur Troya seferine çıkarken yollarını şaşırıp Mysia kıyılarına dayandılar. Telephos, kendi yurdu için, yiğitçe kılıcını çekti. Öyle bir çarpıştı ki, karşısına kim çıksa deviriyordu. Fakat karşısına o meşhur Akhilleus çıkınca işler değişti. Bizimki geri adım atıp kaçmaya başladı. Tam o sırada, benim sevgili dostum Dionysos –ki kendisi şenliğin ve üzümün efendisidir– bir asma kütüğünü sanki bilerek Telephos’un ayağına doladı. Telephos düştü, Akhilleus da kargısını onun kalçasına saplayıverdi.
Yara öyle bir yaraydı ki, hiçbir merhem fayda etmedi. Yıllarca inim inim inledi. Sonunda biliciler, "Yarayı açan, ancak o iyileştirebilir" dediler. Telephos, gururunu bir kenara bıraktı, dilenci kılığına girdi. Akhilleus’un huzuruna çıkıp yalvardı, yakardı. Akhilleus, kargısının ucundaki pası kazıyıp yaraya sürünce, mucize bu ya, Telephos iyileşti. O da şükran borcu olarak, Akhalara Troya’nın kapılarını açacak doğru yolu gösterdi.
Kendi savaşa girmedi ama oğlu Eurypylos, babasının yiğitliğini alıp Priamos’un yardımına, Troya surlarının önüne kadar gitti. İşte böyle çocuk; bazen bir asma kütüğü, bazen bir kargı ucu, bazen de bir annenin kavuşma anı, tarihin gidişatını değiştirir. Şimdi uzat ayağını, şu ateşi biraz daha besleyelim, gece henüz genç.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların parlak kılıçlarına ve zafer naralarına hayran kalırlar ama o kılıçların kimin kanıyla ıslandığını ya da o naraların ardındaki sessiz gözyaşlarını görmezden gelirler. Gel, sana Telephos’un, yani bir avuç güçlünün hırsına kurban edilen o çocuğun hikayesini anlatayım.
Her şey, yetişkinlerin "kader" diyerek sorumluluktan kaçtığı o meşum kehanetle başladı. Telephos, daha gözlerini dünyaya açmadan, kralların korkusu yüzünden bir sandığın içinde uçsuz bucaksız denizlere terk edildi. Anası Auge... Bir kadının, bir annenin hayatı; kralların koltuklarını koruma arzusu uğruna bir çırpıda harcandı. Sistemin çarkları, Auge’yi bir eşya gibi satarken, Telephos’u da dağların soğuk kucağına, çobanların arasına attı. Kader dedikleri şey, aslında hep güçlülerin zayıfları yerinden etme oyunudur, anlıyor musun güzel evladım?
Yıllar geçti, Telephos kendi köklerini ararken bir trajediye çarptı. Bilmediği, tanımadığı adamları öldürdüğünde aslında kendi kanından olanları, dayılarını yok etmişti. Otoritenin ve kralların yarattığı o karanlık labirentlerde, insan bazen en sevdiklerini vurduğunu bile anlamadan yaşlanıyor. Sonra bir krallık sahibi oldu ama bu, huzur değil, yeni bir esaretti. Akhalar, yani o büyük kahramanlık anlatılarının sahipleri, yollarını şaşırıp Telephos’un kıyılarına çıktıklarında, o da kendi soyunu, yani Troya’yı korumak için eline silah aldı. Ama biliyorsun, kahramanlık dedikleri şey, Akhilleus gibi bir devin gölgesi altında ezilmektir.
Dionysos, o kadim neşe ve özgürlük tanrısı, belki de bu acımasız savaş sahnesine acıyarak bir asma dalı uzattı. Telephos o dalda ayağı takılıp düşünce, Akhilleus'un o meşhur kargısı kalçasına saplandı. Yıllarca iyileşmeyen o yara, aslında sistemin insan ruhunda açtığı o bitmek bilmeyen sancıdır. Kendi düşmanının kapısına, bir dilenci kılığında gidip merhamet dilenmek zorunda kalması... İşte kralların dünyasında onur dediğin şeyin, hayatta kalmak için nasıl da buharlaşıp gittiğinin resmidir.
Şimdi bir bilgenin, birazcık şarabın ferahlığıyla sana fısıldadığı şu gerçeği kulağına küpe yap sevgili dostum: Tarih, kralların kazandığı zaferleri yazar ama o zaferlerin bedelini ödeyen Telephos gibi insanların, o iyileşmeyen yaraların hikayesini ancak rüzgar anlatır. Eurypylos gibi evlatlar yine o uğursuz savaşın tozuna bulandı, yine kralların hırsları bir nesli daha kendine kurban etti. Gücü elinde tutanlar asla hata yapmaz görünürler, ama unutma ki masallar sadece kazananların sesidir; bizim işimiz ise o sesin susturduğu gerçekleri duymaya çalışmak. Bir dahaki sefere bir heykele veya parıltılı bir zırha baktığında, onun altındaki o insanca korkuyu, o yaralı Telephos’u hatırla.