Oturun şöyle, ayaklarınızı uzatın. Sırtınızı şu zeytin ağacına yaslayın da anlatayım size. Bakmayın benim böyle aksakallı, keyif düşkünü bir ihtiyar gibi göründüğüme; neler gördü bu gözler, ne hikayelere şahit oldu bu kulaklar... Bugün size, aramızdan ayrıldıktan sonra bile gökyüzü sakinlerinin cirit attığı o karanlık yerin, yani Hades’in derinliklerinde sözü geçen tek faniden, Thebaili Teiresias’tan bahsedeceğim.
Şimdi, bu adam bizim gibi öyle sıradan bir ölümlü değildi. Bir keresinde Kithairon Dağı’nda, daha çocuk yaşındayken, ne hikmetse iki yılanın çiftleştiğine denk gelmiş. Çocuk aklı işte, eline bir sopa almış ve dişi yılanı haklamış. İşte o an olanlar olmuş; Teiresias bir anda erkek bedeninden sıyrılıp bir kadına dönüşüvermiş! Yıllar geçmiş, yedi koca yıl sonra aynı yerde yine aynı yılanları görmüş. "Eskiden yapmıştım, yine yapayım," demiş ve bu kez erkek yılanı öldürmüş; puf diye eski haline, yani erkekliğine geri dönmüş.
Bu olay öylesine garip bir hadise ki, haberi Zeus ile Hera’nın kulağına kadar gitmiş. Bizim gökyüzü sakinleri kendi aralarında tuhaf bir iddiaya tutuşmuşlar: "Kadınlar mı aşkta daha çok keyif alır, yoksa erkekler mi?" Diyeceklerini düşünmüşler ki akıllarına hemen Teiresias gelmiş. "Hadi bakalım," demişler, "söyle bize, kim daha çok tadını çıkarır bu işin?" Teiresias, hem kadın hem erkek olduğu için gerçeği biliyordu elbet. "Erkek bir keyif alırsa," demiş, "kadın onun dokuz mislini alır!"
Hera, kadınlığın gizli saklı kalması gereken o sırrı ifşa ettiği için Teiresias’a fena halde bozulmuş ve gözlerini karartıvermiş. Ama Zeus, kıyamamış bu bilgine. Gözlerini almış belki ama ona öyle bir hediye vermiş ki; yedi kuşak boyunca yaşama gücü ve geleceği görme yetisi.
Artık dünya ona kapkaranlıktı ama zihni ışıl ışıldı. Thebai’deki bütün o karmaşaları, Oidipus’un trajedisini, Narkissos’un o kendine hayran bakışlarını hep o haber verdi. Hatta öyle ki, Odysseus bile maceralarının en tehlikeli anında, o meşhur Hades yolculuğuna çıktığında gidip ona akıl danıştı. Çünkü ölüler dünyasındaki o diğer tüm gölgeler, yapraklar gibi savrulup dururken; sadece Teiresias, Zeus’un ona bağışladığı o parlak zihinle düşünebilen tek kişiydi.
Ömrü bittiğinde, kimileri Telphusa pınarının başında su içerken son nefesini verdi der, kimileri ise kızıyla birlikte Apollon’a adanmak için giderken ihtiyarlıktan göçüp gitti der. Ama anlayacağınız, ölüm bile onun o meşhur kehanet yetisini elinden alamadı. Kadehinizdeki son damla gibi, onun bilgeliği de dilden dile aktı geldi işte.
Hadi şimdi susun da biraz dinlenin; gelecek sefer size, bir tanrıça ile bir ölümlünün o hiç bitmeyen kavgalarını anlatırım, olur mu?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların altın tahtlarına, kahramanların parlayan zırhlarına bakıp büyülenirler ama o zırhların altındaki çatlakları, o tahtların hangi acıların üzerine kurulduğunu hiç görmezler. Şimdi gel, sana gölgelerin içindeki o yaşlı adamı, Teiresias’ı anlatayım.
Dinle beni güzel çocuk; herkes onu geleceği gören, her şeyi bilen bir bilge sanır. Oysa o, tanrıların oyuncağı olmuş bir kurbandı. Bir gün Kithairon dağlarında yürürken sadece doğayı izliyordu, fakat sistem –yani o yüksekten bakan tanrılar– onun sadece bir sopayla bir yılanı öldürmesine bile tahammül edemedi. Bir an kadın, bir an erkek kılındı. Neden biliyor musun? Çünkü tanrılar, kendi aralarındaki boş tartışmalarına bir "hakem" arıyorlardı. Hera ile Zeus, aşkın ve hazzın ölçüsünü tartarken, Teiresias’ı bir denek gibi kullandılar. O, kadınların derinliğini fark edip gerçeği söyleyince, kibirli kraliçe Hera’nın gururu kırıldı ve gözlerini karanlığa gömdü. Gerçekleri söyleyenlerin gözlerini ilk kimin kör ettiğini şimdi anladın mı? Otorite, kendi kibrini sarsan bir hakikate asla dayanamaz.
Peki, Zeus neden ona uzun bir ömür ve geleceği görme yetisi verdi? Merhametinden mi sanıyorsun? Hayır sevgili dostum. Zeus, Teiresias’ı adeta bir "tahmin makinesi" gibi kullanarak kralları yönetmek, olayların akışını kendi çıkarlarına göre bükmek istedi. Teiresias, Laios’un, Oidipus’un veya Pentheus’un kulağına fısıldarken aslında tanrıların o kirli siyasetini icra ediyordu. Bir kez "bilici" etiketi yapıştı mı üzerine, artık kendi hayatın yoktur; sistemin çarklarını yağlayan bir araç olursun.
Bak evlat, Odysseia’da neden sadece onun ruhu zihnine sahipti biliyor musun? Çünkü o, yeryüzündeyken de ölüyken de "kullanılmış"tı. Diğer ruhlar uçuşan gölgeler gibi başıboşken, Teiresias sonsuza dek tanrıların emirlerini hatırlamak zorundaydı. Bilgelik bazen bir lütuf değil, ağır bir prangadır. O, Telphusa pınarının başında son nefesini verdiğinde, aslında uzun bir tutsaklıktan kurtuldu.
Dünya, güçlülerin kendi doğrularını dayattığı bir tiyatrodur. Unutma; sarap dolu kadehimin dibindeki tortu kadar gerçektir bu dünya. Bazen gözlerin kapalı olması, gerçeği görmene yardım eder; yeter ki kimin ışığını yansıttığını sorgula. Kralların kehanet peşinde koştuğu o tozlu yollarda, sen sadece kendi ayak izlerine odaklan.
Şimdi, usulca git ve kralların değil, kendi sessizliğinin sesini dinle. Gölgelerin arasından sana el sallayan o kör biliciden korkma; o sadece, kendi oyununda kaybetmiş bir yolcu.