Bakın bakalım çocuklar, şu Sipylos Dağı’nın eteklerine... Bugün size, vaktiyle orada, Manisa’nın o heybetli yamaçlarında hüküm sürmüş ama kibri yüzünden gökyüzü sakinlerinin sofrasından sonsuza dek kovulmuş biri hakkında anlatacaklarım var. Adı Tantalos. Kendisi, Zeus’un oğlu olmak gibi şanlı bir şecereyle dünyaya gelmiş, ama gelin görün ki şansı, kalbinin büyüklüğüne hiç yetmemiş.
Tantalos denince aklınıza öyle sıradan bir kral gelmesin; o, zenginliğin ve gücün sarhoşluğuyla başı dönmüş bir adamdı. Şimdiki adıyla Manisa, o dönemlerde tanrıların çok sevdiği, Ana Tanrıça Kybele’nin rüzgarının eksik olmadığı kutsal bir topraktı. Tantalos işte tam bu noktada, yani eski ve kadim olanla, Olympos’un yeni ve hırslı düzeni arasında bir düğüm gibiydi. Belki de bu yüzden, tanrıların sofrasına davet edildiğinde, orada konuşulan gizli bilgileri sağda solda gevelemekten geri durmadı. Kendi payına düşen tanrı balını ve şarabı aşırıp ölümlülere anlatmaya kalkınca, Olymposluların kaşları çatıldı tabii.
Ama asıl mevzu, onun o meşhur, akıllara zarar cüretiydi. Tantalos, "Bakalım bu tanrılar her şeyi gerçekten biliyor mu?" diye saçma sapan bir meraka düştü. İnanması güç ama kendi oğlu Pelops’u kurban edip ziyafet sofrasına koyacak kadar ileri gitti. Elbette tanrıça ve tanrılar bu oyunu hemen sezdiler; Pelops’u tekrar hayata döndürdüler ama babasını asla affetmediler.
İşte o gün bugündür, Tantalos’un cezası dilden dile anlatılır. Onu yeraltı dünyasında, Hades’in o karanlık krallığında bir gölün ortasında hayal edin. Çenelerine kadar yükselen berrak bir suyun içinde durur. Susuzluktan dudakları çatlamış, bir yudum su içmek için eğilir; ama o daha eğilir eğilmez, su sanki naz yaparmış gibi çekilir, toprak kurur, geriye sadece çamurlu bir iz kalır.
Açlığı ise bambaşka bir dert! Başının üzerinde armutlar, ballı incirler, pırıl pırıl elmalarla dolu ağaç dalları sallanır. Tam elini uzatıp o nar gibi kızarmış meyveyi koparacak olur, hooop! Bir yel çıkar, dalları gökyüzüne, o kara bulutların arasına savurur.
Şimdi söyleyin bakalım ufaklıklar; varlık içinde yokluk çekmek, sahip olduğu nimetlerin kıymetini bilmeyip onları arsızca harcamanın en ağır bedeli değil mi? Tantalos, sahip olduğu her şeyi kendi kibriyle bir bir kaybetti. Şimdi oradan oraya savrulan dallara bakıp, "Keşke," diye inlemesinin bir faydası yok artık. Dağlar yerinde duruyor, ama Tantalos o dağın eteğinde kurduğu krallığın gölgesini bile özler oldu. Hadi, şimdi biraz soluklanalım; zira tanrıların öfkesi bitmez, ama insanın kendi kendine ettiği ceza hepsinden yamandır.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş o eski kitapların sayfaları arasından sızan bir sır var... Gel, yanıma otur. Şarabımın o tatlı, baş döndüren neşesiyle zihnini biraz aralayalım da, sana Sipylos’un yamacından yükselen o yasaklı hikayeyi fısıldayayım.
Tántalos denince, kulaklarına hep aynı zehirli ezber çalınmıştır: "Kendi oğlunu kurban eden cani kral." Oysa kralların sofrasında oturanlar, her zaman kendi hikayelerini yazarlar evlat. Gerçek ise, çoğu zaman sessizliğe gömülmüş o sönük meşalelerin ardındadır.
Tántalos, sadece bir kral değil; Olympos’un o soğuk ve buyurgan düzenine başkaldıran, Ana Tanrıça Kybele’nin kadim toprağında, kendi yasalarıyla nefes alan bir adamdı. Düşün bir; neden Olymposlular, kendi sofralarına davet ettikleri bir faninin hata yapmasını bu kadar iştahla beklesinler? Cevap basit: Güç, paylaşıldıkça azalan bir şeydir ve Tántalos, tanrıların o kibirli sofrasında sırları çalıp, insanların kulağına fısıldamaya cüret etmişti. O, göktekilerin kusursuz olmadığını gören, sistemin çarklarını durdurmaya çalışan bir aykırıydı.
Derler ki oğlu Pélops’u tanrılara sunmuş... Ah, benim güzel gözlü evladım, bazen büyük bir düzeni değiştirmek için yapılan eylemler, o düzenin bekçileri tarafından bir "vahşet" olarak boyanır. Belki de Tántalos’un asıl suçu, tanrıların o kutsal hiyerarşisini, insanın kendi emeği ve toprağı ile kıyaslamasıydı. Tanrılar ona kızgındı; çünkü o, otoritenin kutsallığını değil, toprağın verimini seçmişti.
Ve o ceza... Odysseia’da anlatılan o meşhur görüntü; hani suyun çekildiği, meyvenin rüzgarda uçup gittiği o sahne. İnsanlar buna "ilahi adalet" der, değil mi sevgili dostum? Oysa bu, gücünü elinde tutanların, kendine itaat etmeyenlere sunduğu en büyük işkencedir: "Sana ihtiyacın olanı göstereceğim, ama asla dokunmana izin vermeyeceğim."
Tántalos, o gölün içinde her eğildiğinde aslında şunu gördü: Sistemin kuralları, sen ona yaklaştıkça geri çekilen bir seraptır. Meyveler rüzgarla kaçar, su toprakta kaybolur. Olympos’un düzeni, insana hep vaat eder ama asla doyurmaz. O, ebediyen susayan ve ebediyen aç bırakılan bir isyancıdır.
Şimdi anlıyor musun küçük yolcu? Tántalos'un laneti, aslında bizim dünyamızın da sessizce taşıdığı bir ağırlıktır. Krallar hata yapmaz, sadece "cezalandırır". Kurbanlar ise ancak hikayeleri anlatıldığında, o tozlu raflardan kurtulup gerçeğin ışığına çıkabilirler. Bir dahaki sefere yüksek tepelere baktığında, Tántalos’un o susuzluğunun, aslında özgürlüğe duyulan bir açlık olduğunu hatırla.
Şimdi git ve kendi gölünü, kendi meyveni kendin bul. Olymposluların sofrasına oturmana gerek yok, dünya zaten senin ayaklarının altında.