Dizlerimde biraz sızı var ama ne gam! Gel şöyle yanıma, otur bakalım minik dostum. Ateşin çıtırtısı senin de içine işliyor mu? Bak şimdi sana, denizlerin en huysuz, en inatçı iki bekçisinden bahsedeceğim. Hani şu bizim meşhur Argonautlar var ya, hani o cesur delikanlılar, altın postun peşine düşüp dünyanın öbür ucuna gidenler... İşte onlar, yollarının üzerinde öyle bir yere geldiler ki, tüyleri diken diken olmuştur eminim.
Karadeniz’in kapısı sayılan o daracık boğazda, Symplegadlar durur. "Çarpışan Kayalar" derler onlara. Ama öyle bildiğin sabit, koca kayalar sanma sakın! Bunlar, sanki içlerinde yaramaz birer dev varmış gibi, durmaksızın birbirine çarpar, sonra geri açılırlar. Deniz tanrısı Poseidon mu aklını çeldi, yoksa toprağın derinliklerinden gelen kadim bir lanet mi, kimse bilmez. Ama oradan geçmeye kalkan her gemi, o iki dev kaya arasında çıtır çıtır, bir ceviz kabuğu gibi eziliverir.
Argonautlar oraya vardığında, gemiciler korkudan dillerini yutmuştu. Ne yapsınlar? İleri gitseler ölüm, geri dönseler onur kaybı. Tam o sırada, aralarındaki bilge, hani şu gökyüzü sakinlerinin göz bebeği olan Athena’nın da akıl verdiği o meşhur Argonautlar, bir oyun düşündüler. Önce bir güvercin saldılar. O ufacık kuş, kayaların arasından hızla süzüldü. Kayalar "güm" diye birbirine çarpınca, sadece kuşun kuyruğundan birkaç tüy koptu.
İşte o an, kahramanımız İason bağırdı: "Şimdi!"
Küreklere öyle bir asıldılar ki, sanki deniz suyunun yerinde ter ve irade akıyordu. Kayalar birbirine çarpmak için kapanmaya başladığında, geminin kıç tarafı azıcık hasar aldı, evet. Ama o koca kayalar, "tık" diye birbirine çarptıklarında, gemi çoktan aralarından sıyrılmış, açık sulara kavuşmuştu bile.
O günden sonra ne mi oldu? O inatçı kayalar artık birbirine çarpmayı bıraktı. Kıpırtısız, ağırbaşlı iki koca kaya olup çıktılar. Neden mi? Çünkü o gün o delikanlılar, doğanın bile önüne geçilemeyecek bir kuralı olmadığını, cesaretin bazen en sert taşı bile dize getirebileceğini cümle aleme gösterdiler.
Hadi, gözlerini kapat şimdi. Belki rüyanda o geminin kürek seslerini, kayaların o derin uğultusunu duyarsın. Korkma sakın; unutma ki en büyük fırtınalar bile gün gelir durulur, tıpkı o koca kayalar gibi. Şimdi biraz daha yaklaş ateşe, üşüme sakın... Ne diyordum, altın post hikayesi daha yeni başlıyordu aslında...
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, hayatın kıyısında dinlenirken sana masallarda anlatılmayan, o devasa kralların altın harflerle süslediği kitapların hep unuttuğu bir sırrı fısıldayayım. Kulak ver evlat, çünkü hakikat bazen en sert kayaların arasında saklanır.
Argonautlar denince aklına hemen o parıltılı kahramanlar, hani o başkalarının topraklarına "şan" aramaya giden koca yürekli beyler gelmesin. Onlar, krallarının hırsları uğruna yelken açan, kendi özgür iradelerini bir kenara bırakıp bir başkasının emrine giren yolculardı. Peki, ya o meşhur Symplegades? Yani birleşip açılan o geçit vermez kayalar?
Bak güzel evladım, o kayalar sadece denizdeki bir engel değil, otoritenin bizzat kendisidir. Birleşirler, tıpkı haksız bir kuralın, bir kralın emrinin senin etrafını kuşattığı gibi... Geçmek zorundasın, çünkü sistem seni buna mecbur bırakır; ya o daracık aralıktan geçip "kahraman" olacaksın ya da kayaların altında ezilip tarihin tozlu sayfalarında bir dipnot bile olamayacaksın.
O gün Argonautlar, bir güvercini önden gönderdiler. O zavallı kuş, sistemin dişlileri arasında ezilmemek için kendi kanatlarını feda etti; sadece geçebilmek için bir parçasından oldu. Kahramanlar mı? Onlar, kuşun o çırpınışından güç alarak küreklerine asıldılar. Bir başkasının acısı üzerinden kurulan her zafer, biraz buruk, biraz da yaralıdır. İçtiğim şu kadehteki şarabın neşesi bile, bu dünyanın kurduğu düzenin ağırlığını unutturmaya yetmiyor inan ki.
Sana sırrım şu yavrucağım: O devasa kayalar her zaman oradadır. Bazen bir okul sırası, bazen bir toplum kuralı, bazen de "büyüklerin" sana çizdiği o dar yol... Otorite, seni o kayaların arasından geçmeye zorladığında dur ve düşün. İlla ki o daracık yerden geçmek zorunda mısın? Yoksa kayaların kendisini mi sorgulamalı? Gerçek, o kayaları geçmekte değil, onların neden orada olduğunu sormaktadır.
Gözlerini dört aç ey sevgili ruh; krallar kendi zaferlerini anlatırken hep sessizleri, hep ezilen kuşları, hep kırılan kürekleri gizlerler. Ama unutma, ben buradayım ve bu eski kadeh, yaşananları hatırlayan tek şahidim.