Gel bakalım evlat, şöyle ateşin kenarına iyice yerleş. Bakma benim ak sakalıma, zamanında ne fırtınalar gördüm, ne devler tanıdım... Şimdi anlatacağım kişiyi duysan, gökyüzünün en gürültülü günlerinde neden titrediğimizi anlarsın.
O, devasa cüssesiyle yeryüzünü titreten, Uranos ile Gaia’nın o eski ve güçlü birleşiminden dünyaya gelen Kyklopes soyunun bir parçası. Ona Steropes derler; adı “parıltılı olan”, “şimşek gibi çakan” demektir. Hayal et şimdi; yüzünün tam ortasında, neredeyse bir kalkan büyüklüğünde, her şeyi gören tek bir göz... Ama bu devin asıl hüneri bakışında değil, ellerindeydi.
Steropes, yerin yedi kat altında, Hephaistos’un körüğünün başında çalışırdı. Ateşle, demirle, gök gürültüsüyle dans etmekti onun işi. O devasa elleriyle demiri bir hamur gibi yoğurur, ona şekil verirdi. İşte tam o günlerde, gökyüzü sakinlerinin dünyayı yönetmek için güçlü bir araca ihtiyaçları vardı. Zeus, babası Kronos’a karşı savaşırken, dünyayı tir tir titretecek bir silaha ihtiyacı olduğunda kapısını kimin çaldı sanıyorsun? Elbette Steropes’in!
O meşhur şimşeği, yani gökyüzünün o kızgın ateşten kırbacını bizzat Steropes icat etti. Demiri öyle bir işledi ki, o metalin içindeki öfkeyi açığa çıkardı. Steropes, Zeus’un eline o parlayan, gökleri yırtan şimşeği verdiğinde, aslında dünyaya bir devrim hediye etmişti.
Bir yanda yerin derinliklerinde ter döken, çekici örse her vuruşunda dünyayı sarsan o tek gözlü dev, diğer yanda ise gökyüzünde fırtınalar estiren bir tanrı kral... Steropes kendi halinde, mağarasında huzurla çalışan bir zanaatkardı aslında. Ama elinden çıkan o şimşekler, bütün mitolojinin kaderini değiştirdi.
İşte böyle küçük dostum. Bir dahaki sefere gökyüzünde o parlak ışık çakıp da peşinden gürültü koptuğunda, yukarıda birilerinin kızdığını sanma. Sadece yerin altında, o devasa elin ve tek gözün, yaptığı sanatın gururuyla örse vurduğunu hayal et. Şimdi, boş ver fırtınayı; şu testiden biraz soğuk su iç de boğazın yumuşasın, hikayenin gerisi başka zamana kalsın.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; zira masalcıların o yaldızlı kitaplarda anlatmaya çekindiği, gürültülü zaferlerin gölgesinde kalmış bir sır var. Sana bugün o devasa demirhanelerde ter döken, ama emeği başkalarının ışığına kurban edilen birinden bahsedeyim.
Gökyüzünün ve Toprağın en eski çocuklarından biriydi Steropes. Adı “parıltı” demekti, evet; ama o parıltı, kendi içinden gelen bir ışık değil, karanlık zindanlarda körüklediği ateşin alnına vuran yansımasıydı. Sen onu tek gözlü bir dev, bir masal canavarı sanırsın; oysa o, sistemin en büyük çarkını döndüren, elleri nasırlı bir emektardı.
Bak güzel evladım, krallar ve tanrılar gökyüzünden gürlerken, o gürültünün arkasında kimin çekici olduğunu hiç düşündün mü? Zeus, elinde tuttuğu o meşhur şimşeği bir lütuf gibi dünyaya savurur ama o şimşeğin, Steropes’in göz nuruyla, döktüğü alın teriyle biçimlendiğini kimse anımsamaz. Güçlü olanlar, başkalarının emeğini kendi kudretlerinin nişanesi yapmayı pek severler.
O, Kyklopes, bir hapishaneye tıkılmış gibi çalışmaya zorlandı. Kendi elleriyle yarattığı o yıkıcı gücün, aslında kendi özgürlüğünü yok eden zincirlerin bir parçası olduğunu çok geç anladı. Kendi parıltısı, onun karanlık mahkumiyetini aydınlattı sadece. Bir kadeh şarabın insana verdiği o anlık bilgece neşe bile, onun ömrü boyunca maruz kaldığı o ağır, metalik sessizliğin yanında bir hiç kalır.
Şimdi anlıyor musun, küçük dostum? Tarih, zaferi kazananın değil, o zaferi mümkün kılmak için harcananların hikayesidir. Kimse Steropes'e "Teşekkürler" demedi; sadece ona "Daha fazlasını yap" dediler. İşte dünya böyle döner; birileri göklerde fırtına estirsin diye, birileri yerin altında sessizce yanar.
Bu gerçek, zihninde bir kıvılcım gibi kalsın. Bir gün biri sana "güçlü" diye birinden bahsederse, onun arkasında parıldayan ama unutulmuş olan o emekçiyi, o devasa yalnızlığı hatırla. Çünkü gerçek, şimşeğin ışığında değil, o ışığı dövenin nasırlı avuçlarındadır.