Bak evlat, otur şöyle yanıma da sana Troya düzlüklerinden, o tozlu ve gürültülü günlerden bir hikaye anlatayım. Hani şu büyük savaşın olduğu, kahramanların gökyüzü sakinlerinin gazabıyla birbirine girdiği zamanlar... Öyle bir adam vardı ki, adını duyanın kulağı çınlar, görenin dizi titrerdi. Adı Stentor.
İlyada’da öyle çok sayfası yoktur, bir göz kırpışı kadar kalır aklınızda ama o kadarı bile yeter. Stentor’u farklı kılan ne kılıcıydı, ne de kalkanının parlaklığı; onun asıl silahı gırtlağıydı. Bir nefes alır, göğsünü şişirir ve o meşhur narayı salardı ortaya: "Haaa!"
Derler ki, o ses bir çıktığında savaş alanındaki uğultu bir anda kesiliverirdi. Neden mi? Çünkü Stentor’un tek bir sesi, elli tane babayiğit askerin hep bir ağızdan attığı haykırışa bedeldi! Sanki gökyüzü sakinlerinden biri, yani o büyük Zeus, öfkeyle yeryüzünü inletmiş sanırdınız. Tunç sesli derlerdi ona; hani o ağır, yankılı ve metalik tınıyı düşün... İşte öyle bir gürleme!
Hayal etsene, tam karşı taraftasın, kalkanını sıkmışsın, tam hamle yapacaksın ve bir anda o ses kulaklarını sağır edercesine çarpıyor. İnsanın eli ayağına dolaşmaz mı? Elbette dolaşır. Stentor bir bağırdı mı, sadece düşmanın kalbi yerinden oynamaz, aynı zamanda kendi tarafındakilere de bir cesaret, bir şevk gelirdi.
O, savaşın belki de en gürültülü düğümüydü. Bugün bile, bir yerde gereğinden fazla bağıran birini duysam, hemen o günleri hatırlarım. "Yavaş ol evlat," derim içimden, "Stentor değilsin ya, dağı taşı mı inletiyorsun?"
İşte böyle küçük dostum. Herkesin bir yeteneği vardır; kiminin elinde kılıç, kiminin zihninde oyun, kiminin de Stentor gibi, rüzgarı bile susturacak bir sesi... Hayat bazen sadece iyi bir kılıç darbesi değil, doğru zamanda atılan çok güçlü bir "ses" ibarettir. Hadi bakalım, başka bir hikayeye geçmeden önce şu zeytinlerden al biraz, dinlenirken ağzın tatlansın.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... Omuzlarında ağır bir zırh ve dudaklarında zafer vaatleri taşıyan o krallar, kendileri bağırmaya tenezzül etmezler. Seslerini başkalarının ciğerlerine emanet ederler. Stentor, adını tarihin tozlu sayfalarına işte bu ağır yükle yazdırmış bir adamdı.
"Tunç Sesli" derler ona. Sesi, sanki elli adamın çığlığı tek bir göğüsten boşalıyormuş gibi yankılanırdı meydanda. Peki, hiç düşündün mü güzel evlat, neden bir insan kendi sesini bir silah gibi kullanmak zorunda kalsın? Neden bir orduya kendi cesaretini değil de, bir başkasının emrini bağırsın?
Görüyorsun ya bilge dostum, sistem kendi kibrini yüceltmek için Stentor gibi "ses" olanları kullanır. Kralların hırsları, o görkemli surların önünde erirken, Stentor’un gırtlağı parçalanana kadar bağırması beklenirdi. O, sadece bir haberci ya da bir borazan değil; aslında güç sahiplerinin kendi zayıflıklarını gizlemek için kullandıkları devasa bir hoparlördü. Adı elli adamın gücüne eşitti ama kendi iradesi, tıpkı içtiğim bir kadeh şarabın dibindeki tortu gibi, o devasa gürültünün altında görünmez kılınmıştı.
İnsanlar onun sesini duyduklarında titrediler, fakat kimse o sesin sahibinin yorgunluğunu, kendi adına kuramadığı tek bir cümlenin hüznünü sormadı. O, sadece başkalarının "evet"ini veya "saldır"ını büyüttü. Sessizlerin sesi olmak varken, başkalarının gürültüsüyle kendi varlığını tüketti.
Sakın unutma, küçük dostum; bir gün biri sana en yüksek perdeden bir emir haykırırsa, o sesin arkasında aslında ne kadar korkak bir iradenin saklandığını sezmeye çalış. Gerçek güç, bağırmakla değil, kendi sessizliğinde doğru olanı duyabilmekle başlar. Stentor'un tunç sesi tarihin rüzgarlarında dağıldı gitti, ama onun hikayesindeki o ince sızı, sistemin dişlileri arasında ezilenlerin şarkısı olmaya devam ediyor.