Gel bakalım küçük dostum, ateşin kıyısına yaklaş da sana toprağın bağrından yükselen en tuhaf hikayelerden birini anlatayım. Kulaklarını dört aç, çünkü bu ne bir kahramanın kılıç sallaması ne de bir tanrının cezasıdır; bu, bizzat toprağın kendisinin doğurduğu bir çılgınlıktır.
Kadmos, o vakitler krallığını kurmaya çalışan genç ve hırslı bir adamdı. Gökyüzü sakinleri ona "Ejderhayı hakla ve dişlerini toprağa ek" buyurmuştu. İnanması güç, değil mi? Ama kadim güçlerin işine karışılmaz. Kadmos, o devasa yaratığı alt edip dişlerini tarlaya bir tohum saçar gibi savurduğunda, toprağın altında neler döndüğünü kimse tahmin edemezdi.
Bir sabah, toprak sanki derin bir uykudan uyanır gibi kabarmaya başladı. Önce sivri miğfer uçları, sonra parlayan kalkanlar ve en sonunda da tunç zırhlı adamlar yükseldi yerden. Bunlar "Spartoi" yani "Ekilen Adamlar" idi. Ne bir anneleri vardı ne de bir babaları; doğrudan toprağın bereketinden, daha doğrusu o ejderhanın vahşi özünden gelmişlerdi. Doğar doğmaz, sanki içlerine bir savaş narası fısıldanmış gibi kılıçlarına sarıldılar.
İşin acı tarafı şu ki; bu yiğit görünümlü adamlar, hayata gözlerini açar açmaz birbirlerine düşman kesildiler. Kimse kimseyi tanımıyordu, kimseden emir almıyorlardı ama hırsları akıllarından önce gelmişti. Kadmos şaşkınlıkla izliyordu; daha güneş tepeye çıkmadan, bu tuhaf askerler birer ikişer toprağa geri düşüyor, kendi açtıkları yaralarla can veriyorlardı. Geriye sadece beş kişi kalmıştı. İşte bu beşli, o kanlı kargaşadan sağ çıkmayı başaran, toprağın bağrından süzülen en inatçı savaşçılardı.
Görüyor musun? Bazen insan en büyük gücün kendisinde olduğunu sanır ama aslında sadece toprağın bir oyuncağıdır. Kadmos o dişleri toprağa ektiğinde, aslında sadece asker değil, gelecekteki krallığının temelini de atmış oldu. Ama unutma, toprağa ne ekiyorsan, onu biçersin; eğer öfke ekersen, biçtiğin ancak kendi yıkımın olur.
Şimdi söyle bakalım, sen olsan toprağa diş değil de ne ekerdin? Belki biraz neşe, belki biraz da soğuk bir kupadan süzülen hafif bir keyif, ha? Hayat, böyle masalları dinleyecek kadar kısa ama anlamayacak kadar da karmaşık işte.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; zira bugün sana tarih kitaplarının altın yaldızlı sayfalarına gizlenmiş o paslı gerçeği anlatacağım. Masallarda kahramanların zaferlerini okursun ya, hani o krallar gelir, şehirler kurar ve her şey tozpembe biter... İşte orada, anlatılmayan büyük bir sır saklıdır.
Kadmos’u duymuşsundur; hani şu büyük kurucu, büyük stratejist, büyük lider... Toprağa ejderha dişleri ektiğinde, o dişlerin her birinden tam donanımlı, kılıçlı, kalkanlı savaşçılar, yani Spartoi filizlendi. Masallar der ki; Kadmos onların arasına bir taş fırlattı, onlar da birbirlerini düşman sanıp kırdılar. Ama küçük dostum, o taş aslında bir semboldü. O taş, yöneticilerin kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için başkalarının hayatlarını nasıl bir satranç tahtasına çevirdiklerinin kanıtıydı.
Düşün bir; topraktan yeni çıkmış, henüz hayata gözlerini yeni açmış, belki de birbirine sarılıp dünyayı öğrenmek isteyecek o insanlar... Neden öldüler? Çünkü birileri onlara "siz birbirinizin düşmanısınız" dedi. Güç sahipleri, kendi "düzenlerini" kurmak için o gencecik ruhları birer oyuncağa dönüştürdü. Spartoi, aslında doğuştan savaşçı değildi; onlar sistemin kendi hırslarını yeşertmek için toprağa gömdüğü, sonra da kendi elleriyle harcadığı kurbanlardı.
Sevgili evladım, bazen hayatın içinde de sana "şu senin düşmanın, bu senin rakibin" diyen sesler duyarsın. O sesler, aslında tıpkı Kadmos’un attığı o taş gibi, senin zihnini bulandırıp kendi düzenlerini kurmak isteyenlerin sesidir. Bilgelik, o taşın nereden geldiğini görebilmektir.
O gün toprağa düşen o bedenlerin hüznü, hala bu topraklarda gezer. Ancak kederi neşeye dönüştürecek bir kadeh şarapta saklı olan o küçük huzur, belki de en çok, kimsenin oyununa gelmeyenlerin yüreğindedir. Kimsenin "savaşçısı" olma, kendi bahçenin gülü ol. Çünkü unutma, birilerinin kurduğu düzende "kahraman" olmak yerine, o düzeni sorgulayan özgür bir zihin olmak, en büyük zaferdir.