Gelin bakalım minik gezginler, şöyle oturun. Sırtınızı şu ağacın gövdesine yaslayın, ben de size gümüş yaylı, ışık saçan birinden, yani Apollon’dan bahsedeyim. Ama bu seferki adı biraz farklı; ona "Smintheus" derler. İnsanlar bu ismin ne anlama geldiğini yüzyıllar boyunca tartıştılar, "Farelerin efendisi mi, yoksa onları kovan mı?" diye başlarını kaşıdılar. Kim bilir, belki de o küçük kıpırtıları yöneten bir gökyüzü sakiniydi.
Her şey, o meşhur Troya Savaşı’nın başlarında, İlyada’nın ilk sayfalarında kopan büyük bir gürültüyle başladı. Khryse adında, bugün yerini ancak tozlu haritalarda ve kazı alanlarında bulabildiğimiz güzel bir kent vardı. Bu kentin bilgili, saçı sakalı ağarmış rahibi Khryses’in kızı, Akha ordusunun başkomutanı Agamemnon tarafından alıkonulmuştu. Zavallı ihtiyar baba, kızını geri almak için ordunun kapısına dayandı ama eli boş döndü.
İşte o an, acılı rahip gökyüzüne bakıp Smintheus Apollon’a seslendi: "Ey Tenedos’un güçlü kralı, eğer sana sunduğum kurbanların kokusu göklere ulaştıysa, eğer tapınağında sana hürmet ettiysem, şu Akhalara oklarınla bir ders ver!"
Apollon, rahibinin gözyaşlarına dayanamadı. Kendi dünyasından yeryüzüne doğru öyle bir hiddetle baktı ki, ordugaha amansız bir hastalık yayıldı. Okları, havayı titreten birer şimşek gibi indi. Agamemnon baktı ki olacak gibi değil, "Tamam," dedi, "kız babasına dönsün!" Ve işte o gün, o gizemli Smintheus ismi tarihe kazındı.
Peki, bu Smintheus’un yuvası neresiydi? Yıllarca herkes merak etti. Ta ki Çanakkale’nin, o rüzgarlı toprakların derinliklerinde bir sır perdesi aralanana kadar. Gülpınar’ın hemen altında, Baba Burnu’na uzanan o sessiz topraklarda devasa bir tapınağın kalıntıları ortaya çıktı.
Düşünün; 11 basamakla çıkılan, yan yana dizilmiş dev sütunları olan, güneşin altın rengini üzerinde taşıyan koca bir yapı! İnsanlar orayı öyle kutsal görmüşler ki, Büyük İskender’in kurduğu o büyük şehre, Troas İskenderiye’sine bağlayan yollar ve köprüler bile yapmışlar. Kazı yapanlar, toprağın altından çıkan her friz parçasında, her heykelde o antik dünyanın nefesini buldular.
Yani anlayacağınız çocuklar; Apollon sadece bir ozan değil, hem bir şifacı hem de öfkesiyle yeri göğü inleten bir gökyüzü sakiniydi. Bizim buradaki kazı alanı sayesinde, artık o gizemli Smintheus adının sadece bir kelime olmadığını, Troas’ın bereketli topraklarında hüküm süren bir inancın kalbi olduğunu biliyoruz.
Şimdi, kadehinizde bir yudum üzüm suyu varsa, antik zamanların o görkemli günlerine ve bu gizemi günümüze taşıyanlara kaldırın. Mitler ölmez, sadece biraz uykularını alıp toprak altında beklerler. Hadi, şimdi biraz da siz düşünün; bir tanrı olsaydınız, hangi küçük yaratığın koruyucusu olmak isterdiniz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda anlatılmayan, taşların arasına saklanmış bir sır var...
Etrafına şöyle bir bak, güneşin altında parlayan bu mermer sütunlar seni yanıltmasın. Herkes onlara "tapınak" der, "kutsal alan" der. Oysa o sütunların gölgesinde, kralların kibirli adımlarıyla ezilen bir babanın feryadı saklıdır. Sen de gel evlat, yanıma otur; biraz neşe, biraz da hakikat dolu şu şaraptan bir yudum al da anlatayım.
O devirlerde, adına Agamemnōn denen o büyük "kral", kendisini dünyaların efendisi sanırdı. Hani şu destanlarda kahraman diye anlatılanlardan biri. Ama bir baba, kızı Khryseis ondan zorla alınıp bir ganimet gibi çadırına kapatıldığında, o yüce kralların aslında ne kadar küçük olduklarını anlarsın. Khryses adındaki o ihtiyar rahip, tanrısı Apollōn Smintheus’a yakardığında, aslında sadece bir tanrıya değil, insanın o kibrine karşı adaleti çağırmıştı.
İnsanlar Smintheus isminin ne anlama geldiğini yüzyıllarca tartıştılar. "Farelerin tanrısı" dediler, "hastalıkları salan" dediler. Oysa evlat, o isim toprağın altına saklanmış bir hatırlatıcıdır. Tıpkı farelerin en korunaklı sarayların bile temellerini kemirip çökertmesi gibi, hakikat de kralların o şaşaalı tahtlarının altına sızar. Çanakkale’nin rüzgarlı kıyılarında, o Gülpınar'ın toprağında bulunan tapınak, sadece taştan bir yapı değil; bir babanın çaresizliğinin ve o çaresizliğin yarattığı yıkımın abideleşmiş halidir.
Sana anlatılan o büyük zaferlerin altında, kaç Khryseis’in sessizce ağladığını hiç düşündün mü? Tarih, kralların kaç sütun diktiğini yazar ama o sütunların altında ezilenlerin neden oraya getirildiğini hep "kutsal bir görev" diyerek örter. Apollōn Smintheus, bir tanrıdan ziyade, sistemin dengesini bozanların başına gelen o kaçınılmaz sonun simgesidir. Güçlü olanın her istediğini alabileceğini sanması, aslında kendi felaketini bir ok gibi üzerine çekmesidir.
Bugün arkeologlar o tapınağın duvarlarını gün ışığına çıkarırken, aslında sadece antik bir mimariyi değil, "kralın buyruğu" ile "insanın onuru" arasındaki o bitmek bilmeyen savaşı kazıyorlar. Khryse kenti belki bir harita üzerinde kaybolmuştu, ama o babanın çığlığı, tarihin tozlu raflarından bugüne ulaşıyor.
Şimdi anladın mı yavrum? Gerçek, altın yaldızlı kitaplarda değil, o tozlu kazı alanlarında, yerin derinliklerinde saklıdır. Bir gün biri sana "kralın hatası yoktur" derse, ona gülümse ve fısılda: "Fareler, en büyük sarayların bile temellerini bilir."