Gel şöyle otur bakalım evlat, şu ağacın gölgesi tam da hikaye anlatmalık. Yanına biraz üzüm bırakıyorum, hem ağzın tatlansın hem de anlatacaklarımın ağırlığını biraz hafifletsin. Bak sana Skylakeus’un, o talihsiz ama sonunda gökyüzü sakinlerinin arasına karışmış olan adamın hikayesini anlatayım.
Skylakeus, yiğit Lykialıların arasında yürüyen, o çetin Troya savaşının tozunu toprağını yutmuş bir askerdi. Savaş dediğin nedir bilir misin? Sadece kılıç şakırtısı değil, aynı zamanda koca bir umudun tüketimidir. O büyük yıkımın ortasında, Lykia’nın en cesur adamları birer birer toprağa düşerken, bir tek Skylakeus ayakta kalmayı başardı. Sanki kader onu, geri dönüp o kara haberi versin diye sağ bırakmıştı.
Düşün artık; koca bir ordudan geriye bir tek o, toz içinde ve yorgun argın, evinin yolunu tutuyor. Limana vardığında yüzündeki o yorgunluğu ve gözlerindeki o kadim kederi gören Lykialı kadınlar, hemen etrafını sardılar. Heyecanla, ellerini göğüslerine bastırarak "Nerede bizimkiler?" diye sordular. "Söyle bakalım, kocalarımız, oğullarımız nerede?"
Skylakeus, başını önüne eğdi. Yüreğinde, savaş alanında geride bıraktığı o binlerce dostunun ağırlığını taşıyordu. Gerçek acıdır, evlat; bazen insanın ağzından bir zehir gibi dökülür. "Hepsi," dedi titreyen bir sesle, "hepsi Troya topraklarında uyuyor. Kimse dönmedi."
İşte o an, ortalık karıştı. Acı, bazen insana mantığını unutturan bir öfkeye dönüşür. Kadınlar, o haberin ağırlığını taşıyamadılar. Skylakeus’un getirdiği o korkunç haber, sanki onun suçuymuş gibi, yerden aldıkları taşları ona savurmaya başladılar. Bellerophontes’in kutsal tapınağının gölgesinde, o yiğit adamcağızı kendi elleriyle toprağa serdiler.
Fakat bak, hikaye burada bitmiyor. Gökyüzü sakinleri bazen olan bitene biraz geç bakarlar ama baktıklarında da gözden kaçırmazlar. Zeus, yukarıdan o kargaşayı izlediğinde, Skylakeus’un suçsuz yere yitip gidişine, taşıdığı o dürüstlüğün ağırlığına razı olmadı. Buyurdu ki: "Bu adam, doğruluğun kurbanıdır."
Böylece Skylakeus, o taş yığınının altından alınıp yıldızların arasına, ölümsüzlerin dünyasına taşındı. Şimdi o, gökyüzünde bir yerlerde, artık savaşın ya da acı haberlerin olmadığı bir huzurda oturuyor. İnsanlık garip şeydir evlat; bir gün elinde taşla canını alır, ertesi gün gökyüzüne çıkarıp yüceltir.
Hadi, taze üzümlerden al biraz. Hayat acı haberlerle dolu olsa da, bazen sonunda göğe bakınca insanın içini ferahlatan bir adalet de yok değil, haksız mıyım?
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını kabart, zira rüzgar bile bazen doğruları fısıldamaya korkar. Elindeki şu kadehin içindeki üzüm suyu kadar berrak ama acı bir hikayedir bu. Gel, oturalım da sana Skylakeus’un o tuhaf kaderini anlatayım.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Troya’nın tozlu ve kanlı topraklarında, kralların hırsları uğruna binlerce genç can verdi. O büyük savaşta, Skylakeus denen bir adam vardı. Herkes ölürken, o hayatta kalmayı başarmıştı. Ama evlat, bazen hayatta kalmak, ölmekten daha ağır bir cezadır. Skylakeus yurduna, Lykia’ya döndüğünde, kılıçların değil, yüreklerdeki yasın sertliğiyle karşılaştı. Kadınlar... Onlar, kralların emriyle ölüme yollanan eşlerinin, evlatlarının yasını tutuyordu. Skylakeus gerçeği söyledi; "Hepsi öldü," dedi. O an, sistemin dişlileri arasında ezilenlerin öfkesi bir volkan gibi patladı.
Bak dinle güzel çocuk, o kadınlar aslında birer katil değildi. Onlar, kralların başlattığı anlamsız bir yıkımın, bir sistemin kurbanıydılar. Skylakeus, o kralların yalanlarını taşıyan son elçi olduğu için, öfkenin hedefi oldu. Onu Bellerophontes’in kutsal tapınağının gölgesinde taşladılar. Evet, bedenine değen her taş, aslında kralların o bitmek bilmeyen güç hırsına atılmıştı.
Şimdi, "Neden sonra tanrılaştırdılar?" diye soruyorsun, değil mi evlat? İşte asıl komedi burada. Zeus denen o tepedeki figür, suçluluk duygusunu örtbas etmek için ona bir "tanrılık" etiketi yapıştırdı. İnsanların öfkesini dindirmek, onları yatıştırmak için bir kurbanı daha yücelttiler. Oysa Skylakeus, ne bir tanrı olmak istemişti ne de kralların oyuncağı. Sadece yurduna dönmek isteyen, yorgun bir askerdi.
İnsanlar böyledir evlat; birini yok ederler, sonra da pişmanlıklarını bir efsaneye sığdırıp ona tapınmaya başlarlar. Güç sahipleri, düzenlerini korumak için senin gibi gencecik ruhların hikayelerini bile süslerler. Ama unutma, taşların altında kalan sadece Skylakeus değildi; o gün Lykialı kadınların vicdanı ve insanlık da biraz daha ağırlaştı.
Şimdi bir yudum alalım da şu hayatın acı nükte sine gülelim. Zira dünya, ancak kralların oyunlarını görebilenlerin gözünde yaşanılır bir yerdir.