Gel bakalım şöyle, ateşin başına iliş. Bak, sana Karadeniz’in hırçın dalgalarının arasına gizlenmiş, aklı pek kıvrak bir kızın hikayesini anlatayım. Adı Sinope. Hani şu kuzeyin sisli kıyılarında, bugün adını taşıyan o güzelim şehrin ilk hatırası olan Sinope.
Sinope, Asopos adında, yatağında kıvrıla kıvrıla akan bir ırmak tanrının kızıydı. Ama öyle elinde bebekle oturan kızlardan sanma onu; zekası, bir tilkinin ormandaki izleri buluşu kadar keskindi. Güzelliği ise gökyüzü sakinlerinin bile başını döndürecek cinstendi. Bir gün, bulutların efendisi Zeus onu görüp de gönlünü kaptırınca, o meşhur, biraz da kibirli tavrıyla yanına yaklaştı. Zeus bu, koskoca tanrı; "İste benden ne dilersen, hemen yerine getireyim!" dedi. Büyük bir vaat, değil mi? Ama Sinope, karşısındakinin sadece güçlü bir tanrı değil, aynı zamanda çapkın bir maceracı olduğunu biliyordu.
Sinope, gözlerinde o muzip ışıkla gülümsedi ve Zeus'un yeminini kullanarak, "O zaman," dedi, "sözünü tut ve bana dokunma."
Zeus, yeminine bağlı kalmak zorundaydı. Kaderin garip cilvesi işte; tanrıların efendisi, elindeki bunca kudrete rağmen genç kızın bu akıllıca isteği karşısında köşeye sıkıştı. Sözünden dönemedi, Sinope’yi olduğu gibi bıraktı ve onu uzak diyarlara, Karadeniz’in uçsuz bucaksız, köpüklü kıyılarına emanet etti.
Ama Sinope’nin hikayesi burada bitmedi. Kızcağız, insanların ve tanrıların dünyasında tek başına ayakta kalmanın yolunu çözmüştü bir kere. Sonradan, ışık tanrısı Apollon ona kur yapmaya kalktığında, Sinope yine o aynı oyunla, sanki şaşırmış gibi yaparak onu da geri çevirdi. Hatta ırmak tanrı Halys bile onun dikkatini çekmek istediğinde, Sinope yine aynı nezaketle ve aynı zekayla onu da kapıdan eli boş gönderdi.
Velhasıl evlat, Sinope öyle bir düzen kurmuştu ki; tanrıları kendi sözleriyle bağlamış, ölümlüleri ise yanına bile yaklaştırmamıştı. Bugün o kıyılara gittiğinde, Karadeniz’in o bitmek bilmeyen dalga seslerini duyarsan, bil ki o, Sinope’nin bağımsız ruhunun şarkısıdır. Kendi yolunu, kendi aklıyla çizenlerin hikayesi kolay kolay silinmez; şarabın tadı dudaklardan silinir ama böyle akıllıca oyunların tadı yüzyıllar boyu dillerde kalır.
Hadi, şimdi uyu; yarın sabah rüzgarın sesinde belki onun o kurnaz gülüşünü duyarsın.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulak ver bu yaşlı şarhoşun fısıltısına... Masallarda sana kralların görkeminden, tanrıların aşık olduğunda dünyaları nasıl ateşe verdiğinden bahsederler. Ama hiç sordun mu, o büyük tanrıların "hediye" dedikleri şeyler, aslında birilerinin özgürlüğüne vurulan altın zincirler değil miydi? Bugün sana, Zeus gibi her şeye hükmettiğini sananlara "hayır" demeyi başaran, Karadeniz’in hırçın sularındaki o gizemli kadını, Sinope’yi anlatacağım.
Sinope, ırmak tanrı Asopos’un kızıydı. Saraylarda bir mücevher gibi saklanması, tanrıların buyruğuna boyun eğmesi bekleniyordu. Zeus, o meşhur hırsıyla kıza göz koyduğunda, aklı sıra ona en büyük lütfu sunacaktı: "Dile benden ne dilersen." Büyük Zeus, karşısındakinin aslında bir "eşya" değil, kendi kaderinin efendisi bir ruh olduğunu unutuvermişti. Sinope, zekasıyla o tanrısal kibri nasıl alt edeceğini çok iyi biliyordu. "Madem her dileğimi yerine getireceksin," dedi genç kız, "o halde bana dokunma ve özgürlüğümü bana bırak."
Tanrıların o sarsılmaz görünen yeminleri, aslında kendi kibirlerinin birer hapishanesidir. Zeus, sözünden dönmeye cesaret edemedi, çünkü kendi yasasının kölesiydi. Sinope’yi aldı, ıssız Karadeniz kıyılarına, yani bugünkü Sinop’a bıraktı. Ama biliyor musun güzel evladım, o sadece bir kurban değil, bir stratejistti. Sonraları Apollon gibi burnu havada tanrıları, Halys gibi güç tutkunu ırmak tanrılarını da aynı zekayla elinde oynattı. Onların karşısında diz çökmek yerine, kendi krallığını, kendi yalnızlığını kurdu.
Sana "güzellik" diye sundukları şeyin aslında bir tuzak olduğunu, gücün her zaman haklı olmadığını Sinope’nin o sulara vuran siluetinde ara. O, kimseye yaslanmadan, kimsenin boyunduruğu altına girmeden sadece kendi gerçeğiyle var oldu. İnsanlar ona "kandırıcı" dediler, "kibirli" dediler. Oysa o, yalnızca kendisine ait olanı, yani kendi bedenini ve ruhunu, tanrıların o boğucu ihtiraslarından korumaya çalışan bir direnişçiydi. Kadehimdeki son damla niyetine söyleyeyim: Kendi sınırlarını çizen kişi, dünyayı yöneten krallardan çok daha özgürdür.
Sakın unutma yolcusu olduğum küçük ruh; tarih, gücü elinde tutanların yazdığı bir kurgudur. Ama gerçekler, tıpkı Sinope’nin denizi gibi, altı çizilmemiş, sessizce akıp giden o hür suların altındadır.