Şimdi otur bakalım şöyle, dizlerimin dibine… Bak, sana anlatacağım bu hikaye biraz karanlık, biraz da zekice bir oyunbazlığın nasıl bir felakete dönüştüğünü gösteren bir ders aslında. İnsan dediğin varlık, bazen o kadar kurnaz olur ki, kendi kazdığı kuyuya koca bir şehri gömebilir. İşte Sinon da böyle bir adamdı.
Troya Savaşı’nı duymuşsundur elbet; hani o on yıl boyunca surların önünde bitip tükenmeyen kavga. Akhailer, Troya’yı bir türlü düşüremeyince öyle bir oyun tezgahladılar ki, akıllara zarar! Denizde gemilerini çektiler, sanki pes etmişler gibi evlerine dönüyormuş gibi yaptılar. Ama aslında bir yere gitmedikleri gibi, arkalarında koca, tahtadan devasa bir at bıraktılar.
İşte tam o sırada, sahnede Sinon belirdi. Zavallı, üstü başı yırtık, elleri bağlı bir biçimde Troya surlarının önünde bulundu. Troyalılar onu görünce, “Sen de kimsin?” diye sordular. Sinon başladı ağlamaya, başladı anlatmaya… Gözyaşları sanki sel olmuş gibiydi. “Beni buraya ölüme terk ettiler!” dedi. “Akhailer, Athena tanrıçaya kurban etmek için beni seçmişlerdi, ellerinden kaçtım. Bu tahta atı da Athena’ya bir hediye olarak, giden ordunun selameti için bıraktılar.”
Aslında hepsi koca bir yalandı. Gökyüzü sakinlerinin bile duyunca şaşkınlıkla baktığı bir yalan! Troyalılar, onun o hüzünlü sesine ve bu uydurma hikayeye öyle bir kandılar ki… Hatta surları bile yıktılar o koca atı içeri sokabilmek için. Sanki kendi elleriyle kendi felaketlerini içeri davet ediyorlardı.
Gece olup şehir derin bir sessizliğe büründüğünde, herkes şölenin yorgunluğuyla uykuya daldığında, Sinon yavaşça yerinden doğruldu. Sessiz adımlarla sur kapılarına gitti ve gizlenen Akhailere işareti verdi. Bu arada, o koca tahta atın içindeki savaşçılar da birer birer dışarı süzüldü.
Bir bakmışsın ki, şehir alevler içinde! O gece Troya, bir hainin tatlı dilli yalanları yüzünden tarihe gömüldü. Aeneas, yıllar sonra Dido’ya bu acı geceyi anlatırken, o Sinon denen adamın nasıl bir kurnazlıkla koca bir krallığı küle çevirdiğini hatırlatıp durur.
İşte evlat, bazen en büyük savaşlar kılıçla değil, böyle kaypak dillerle kazanılır. Ama unutma, o kurnazlık gün gelir, onu yapanı bile tarihin utanç sayfalarına çiviler. Şimdi hadi, şu son üzüm tanesini de ye de zihnin açılsın; gerçeklerin ne kadar kıymetli olduğunu hiç aklından çıkarma.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... Diz çökmüş, elinde oynaman için sana verilmiş oyuncaklara bakarken, aslında o oyuncakların altında ne kadar tozlu ve karanlık bir düzenin yattığını kimse söylemez. Gel, yanıma otur; şu kadehimdeki şarabın kokusu gibi biraz neşeli ama bir o kadar da acı olan o hakikati fısıldayayım sana.
Sana bugün, tarih kitaplarının "hain" diye yaftaladığı, ama aslında büyük oyunların sadece küçük ve kirli bir piyonu olan Sinon’u anlatacağım. Derler ki, Sinon bir yalancıydı. Evet, öyleydi. Ancak evlat, kralların ve komutanların, yani o "yüce" Agamemnon gibi güç sahiplerinin kurduğu sofralarda, bir yalanı hayatta kalma sanatı haline getirmemiş tek bir insan var mıdır sanırsın?
Sinon, o devasa tahta atın gölgesinde titrerken, Troyalılar’a gözyaşları içinde bir hikaye uydurdu. Onlara dedi ki; "Beni kurban etmek istediler, ellerinden kaçtım." Bu, sistemin dişlileri arasında ezilen birinin, hayatta kalmak için o dişlilere kendi kanıyla yağ sürmesiydi. Sinon bir yalanı avuçlarına aldı ve onu bir gerçeğe dönüştürerek, zaten kibrinden gözü kör olmuş olan Troyalılar’ın kapılarını, bir katliama bizzat kendilerinin açmasını sağladı.
Peki, sormaz mısın güzel çocuğum; neden bir insan başka bir şehri küle çevirmek için kendi onurunu böyle bir çöp gibi yere atar? Çünkü güç, Odysseus gibi zekasını başkalarını yok etmek için kullanan efendilerin elindeyken, Sinon gibiler sadece bu büyük yıkımın "tetikleyicisi" olmaya zorlanır. O, atın içine saklanan savaşçıların soğuk nefeslerini duyarken, kendi vicdanının değil, kendisini oraya gönderen otoritelerin hırsının esiriydi.
Gece çöktüğünde, kadehler havaya kalkıp Troya'nın kurtuluşu şerefine şarkılar söylendiğinde, Sinon kapıları açtı. Şehir ateşe verildiğinde, sadece ahşaplar değil, masumiyet de yandı. Aeneas, Dido'nun karşısında bu hikayeyi anlatırken, aslında bir kurbanın değil, kurban edilmiş bir düzenin yasını tutuyordu.
Unutma küçük dostum; tarihin sayfalarında Sinon'u "çirkin bir figür" olarak işaretleyenler, genellikle kendi krallıklarını o tahta atın içinden çıkan kılıçlarla kuranlardır. Gerçekler, çoğu zaman zafer kazananların yazdığı metinlerin satır aralarında, o sessiz sedasız yok edilenlerin çığlıklarında gizlidir. Şimdi git, ama gördüğün her "büyük" kahramanın arkasında, mutlaka birilerinin hayallerinin üzerine basılarak inşa edilmiş bir basamak olduğunu hep hatırla.