Bak şimdi güzel evlat, şuraya minderine kurul, ateşin çıtırtısını dinle. Sana Lapseki’nin o yamrı yumru ama içi bereket dolu tanrısı Priapos’u anlatayım. Öyle kitaplarda yazan kupkuru bilgilere benzemez bu; biraz neşe, biraz keder, biraz da toprağın bereketi vardır içinde.
Derler ki, Priapos aslında bizim Dionysos ile güzeller güzeli Aphrodite’nin oğludur. Ama o zamanlar Olympos’ta işler biraz karışıktı. Hera, kıskançlığıyla meşhurdur bilirsin, Aphrodite’nin çocuğu hem anası gibi güzel hem de babası gibi kudretli olmasın diye bir oyun çevirmiş. Çocuk dünyaya bir gelmiş ki, pek alışıldık değil; biraz yamuk yumuk, ama bereketin simgesi sayılan o malum uzvuyla öyle kocaman ki! Aphrodite, gökyüzü sakinlerinin diline düşmekten korkmuş da çocuğu öylece kırlara bırakıvermiş. Neyse ki bizim çobanlar bulmuş onu, bağrına basmışlar. İşte bu yüzden o, sarayların değil, bağların ve bahçelerin koruyucusu oldu.
Hani bahçelere korkuluk dikerler ya, işte Priapos da öyle bir şeydir; ama o sadece kuşları değil, kötü niyetli "kem gözleri" de bahçeden uzak tutar. Köylüler onun heykellerini bahçenin en güzel köşesine dikerler ki meyveler irileşsin, başaklar boy atsın diye.
Bir de şu eşek meselesi var ki, gülmekten yorulursun! Bir gün bizimki, Dionysos’un şenliklerinde biraz fazla kaçırıp yorgun düşmüş. Gözüne de Lotis adında bir nympha’yı kestirmiş. Tam ona usulca sokulacakken, oradaki bir eşek var gücüyle "Aİ-Aİ!" diye anırmaz mı? Kız uyanıp kaçmış, Priapos ise olduğu yerde, o meşhur haliyle bön bön kala kalmış. Bütün orman halkı başlamış gülmeye! Roma tarafında ise bu eşeği Vesta adında bir tanrıçayı kurtaran bir kahraman olarak görürler; bu yüzden onların bayramlarında eşekleri çiçeklerle süslerler, sanki bir düğün alayındaymış gibi.
Bazıları der ki, Priapos aslında uzak diyarlardan, Anadolu’nun derinliklerinden çıkıp gelen eski bir ruh. Hani Mısır’da Osiris varmış ya, onun bereketiyle de bir tutarlar bizimkiyi. İsis, kocasının kaybettiği o kutsal parçayı bulduğunda, o parçadan yepyeni bir tanrı doğmuş; işte o tanrı da Priapos’un ta kendisiymiş. İsimler değişir, hikayeler birbirine karışır ama öz hep aynıdır: Toprak, hayat ve devamlılık.
Şimdi bizim buraların müzelerine git, taşlara oyulmuş o eski heykellere bak. Her ne kadar görünüşü biraz komik, biraz garip gelse de o, toprağın bereketi için nöbet tutan kadim bir dosttur. Hadi bakalım, azıcık esnedin, gözlerin ağırlaştı. Toprağın bereketi bol olsun, meyveleriniz çürümesin, kem gözler bahçenizden uzak dursun!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların saraylarında, altın varaklı salonlarda hikayeler uydururken; bizler, yani toprağın tozunu ve hayatın acısını bilenler, gerçeklerin aslında bahçelerin en kuytu köşelerinde saklandığını fısıldarız. Bugün sana Priapos’un hikayesini anlatacağım, ama unutma; gördüğün her "tanrı" bazen sadece bir sistemin kurbanıdır.
Priapos, Lampsakos kıyılarında bereketi simgeleyen o tuhaf, yamru yumru adamcık... Heykellerini gördüğünde aklına sadece bahçeleri koruyan o kaba figür gelmesin. Onun varlığı, tanrıların bile kendi mükemmeliyet maskelerinin arkasında nasıl bir korku sakladıklarının kanıtıdır. Olympos'un pırıltılı tahtlarında oturanlar, güzelliğin tek tip olmasını isterler; Hera gibiler, kendi iktidarlarını tehdit edecek kadar "farklı" olanı daha doğmadan cezalandırmak isterler. İddia ederler ki, Aphrodite'nin evladı Priapos’un o meşhur phaİlos'u, yani erkeklik uzvunun o abartılı boyutu, aslında annesinin mükemmellik anlayışına sığmayan bir "hata" olarak görülmüş ve bu yüzden kırlara, yani sürgüne terk edilmiştir. Bir anne, kendi oğlundan neden utanır, güzel göz bebeğim? Sırf tanrıların o kibirli bakışlarında yer edemediği için mi?
Sevgili kabilemin geleceği, sen bakma o "eşek anırması" masallarına. Priapos, Dionysos'un neşeli alayında bir gölge gibi dolanırken, aslında sistemin kenara ittiği, "sakat" diye yaftalanan ama toprağın bereketini elinde tutan bir anarşistti. O eşek, sessizliği bölen bir çığlık gibidir; bazen güç sahipleri uyurken, savunmasız olanın uyanmasını sağlayan bir uyarıdır. Bir zamanlar Lotis’in, başka bir anlatıda ise Vesta’nın hikayesine sızan o utanç verici an, aslında Priapos’un o katı ve hantal vücudunun, arzularıyla baş başa kalmış bir yabancı olduğunu kanıtlar bize.
Zeki ruhum, mitler bazen kralların gururunu parlatmak için yazılır, bazen de Priapos gibi "farklı" olanların hikayesi, diğer tanrıların (Osiris’in, Dionysos’un) efsanelerine yamalanarak unutturulmaya çalışılır. O, sadece bir bereket simgesi değil; biçim verilmiş, kalıplara sokulmuş ama yine de toprağın derinliklerinde kendi başına kalmayı başarmış, dışlanmış bir bilgedir. Bir yudum neşeli şarapla kutladığımız hayat, işte bu dışlanmışların, yani kendi gerçeğiyle yaşayanların cesaretidir.
Şimdi şunu düşün; birinin sadece görünüşüne bakıp onu "sakat" veya "tuhaf" olarak damgalayan sistem mi daha hastadır, yoksa bahçede elinde nasırıyla toprağı eken o yabancı mı? Gerçek, tapınakların içinde değil, çobanların yanında ve toprakta saklıdır. Dikkatli bak, çünkü gerçekler çoğu zaman utanç maskelerinin altında saklanır.