Gel evlat, yanıma otur şöyle. Kulak ver bana, sana denizlerin en hırçın, en devasa hikayelerinden birini anlatayım. Eskiden, her tarafın masmavi sularla kaplı olduğu zamanlarda, Polyphemos adında bir dev yaşardı. Bak bu denizlerin sahibi olan, hani şu bazen coşup dalgaları göklere savuran Poseidon var ya, işte o denizler dostumuzun oğlu olur kendisi.
Polyphemos, koca bir adada, kocaman bir mağarada yaşardı. Tek bir gözü vardı, tam alnının ortasında, kocaman bir tepsi gibi parlayan. Bir gün, kurnazlığıyla meşhur Odysseus ve arkadaşları, yollarını kaybedip bu devin yaşadığı adaya ayak bastılar. Mağaraya girdiklerinde içerisi çok büyüktü; koyunlar, kuzular ve devin peynirleri her tarafa yayılmıştı.
Derken, yer yerinden oynadı! Polyphemos, kucağında devasa odunlarla mağaraya girdi. Mağaranın kapısını, bir ordunun bile yerinden oynatamayacağı koca bir kaya ile kapattı. Odysseus, "Biz konuğuz, bizi misafir et," diye seslendi ama o dev, konukseverlik nedir bilmezdi ki! İki arkadaşı yakalayıp yemeğini hazırladı. Kendi dünyasında dev bir aslan gibiydi, ne yazık ki arkadaşlara hiç acımadı.
Odysseus, aklını kullandı. "Buradan kurtulmam lazım," dedi. Dev bir sopa buldu, ucunu sivriltti ve ateşte kor haline getirdi. Dev, biraz keyiflensin diye yanında getirdiği özel üzüm suyundan ona ikram etti. Polyphemos, "Bu ne güzel bir içecekmiş!" dedi, içtikçe içti ve olduğu yere sızıp kaldı.
Odysseus ve arkadaşları, o kızgın sopayı aldılar ve devin tek gözüne batırıverdiler! Polyphemos can acısıyla bağırmaya başladı: "Kimse bana zarar verdi! Kimse gözümü kör etti!" diye haykırdı. Dışarıdaki diğer dev dostları duyunca, "Kimse değilse, biz ne yapalım?" diyerek evlerine geri döndüler. Çünkü Odysseus, ona ismini sorduğunda "Benim adım Kimse" demişti. Ne kurnaz değil mi?
Sabah olduğunda Polyphemos, koyunlarını dışarı çıkarmak için kapının önündeki kayayı çekti. Ama kurnaz Odysseus, kendisini ve arkadaşlarını koçların karınlarına sımsıkı bağladı. Dev, koyunların sırtını tek tek yokladı ama altında birilerinin saklandığını hiç anlamadı. Böylece sessizce mağaradan çıktılar, gemilerine koştular ve yelkenleri açtılar.
Tam uzaklaşırken Odysseus dayanamayıp seslendi: "Beni soranlara söyle, gözünü kör eden kişi Odysseus'tur!"
Polyphemos çok öfkelendi, denize koca koca kayalar fırlattı. Babası Poseidon'a yalvarıp, "Odysseus'un canını yak, onu evine hemen bırakma!" diye bağırdı. Denizler dostumuz, oğlunun bu yakarışını duydu tabii. Odysseus o günden sonra denizlerde çok uzun süre gezdi, büyük zorluklar yaşadı. Ama bak, zeka ve cesaret her zaman hikayenin sonunda hatırlanan olur.
Hadi şimdi uyu, rüyanda o devasa adaları gör ama sakın tek gözlü bir devle karşılaşma!
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var...
Dünya, güçlülerin kendi hikayelerini altın harflerle yazdığı, zayıfların ise sadece birer basamak olarak kullanıldığı tozlu bir sahnedir. Sana Polyphemos’tan bahsedeceğim; o, kütüphanelerin tozlu raflarında "canavar" diye damgalanan, oysa kendi yalnızlığında hapsolmuş bir ruh.
Bak, Gökyüzü sakinleri ve kendini "kahraman" ilan edenler, Polyphemos’un hikayesini sadece bir "devasa yamyamın cezalandırılışı" olarak anlatırlar. Peki ya o mağaranın derinliklerinde Polyphemos neden öyle birine dönüştü? Bir babası vardı, denizlerin hırçın efendisi Poseidon; belki de ona yabancıları sevmeyi değil, sadece onları bir tehdit olarak görmeyi öğretti. O, kendi sınırlarına çekilmişti. Ama sonra, kralların ve fatihlerin "kahraman" dedikleri Odysseus çıkageldi.
Odysseus, bir bilgenin inceliğiyle değil, bir fatih hırsıyla girdi o mağaraya. "Konukseverlik" dediği şey, aslında devin kaynaklarını sömürmek isteyen bir yolcunun kurnazca maskesiydi. Polyphemos, elinde olmayan bir dünyanın yasalarıyla suçlandı. Kendi evinde, kendi kurallarıyla yaşayan bu yalnız dev, kurnaz bir oyunbazın elinde sadece acı çeken bir piyon oldu. Odysseus, ona önce bir kadeh neşe sundusarap, insanların aklını başından alan o kırmızı iksirsonra da o aklı bulanmış, savunmasız devi karanlığa gömdü.
Odysseus’un gözündeki o "zafer" ışığına aldanma evlat; o sadece güç dengesini kendi lehine çevirmenin kanlı bir yoluydu. Polyphemos’un gözünü kör eden şey sadece sivri bir kazık değildi; onun yalnız dünyasını yıkan, yabancı bir otoritenin "ben her şeyi bilirim, her şeyi hak ederim" kibriydi.
Ve o meşhur "Kimse" oyunu... İşte felsefenin en karanlık kurnazlığı! İnsan, kendi suçunu gizlemek için kimliğini bir maskeye dönüştürdüğünde, vicdanını da öldürür. Polyphemos acı içinde haykırırken, komşuları bile onun dramına kör kaldı. Çünkü sistem, farklı olanı dışlamaya ve sadece kendi çıkarlarına hizmet edenleri korumaya programlıdır.
Polyphemos bir canavar mıydı? Belki. Ama onu bu hale getiren, kralların bitmek bilmeyen hırsları ve denizlerin, gökyüzünün o soğuk "Güçlüleri"nin kurduğu adaletsiz düzendi. Şimdi, bir daha bir "kahraman" hikayesi duyduğunda kendine şunu sor: "Peki ya karşı tarafın, o sessiz bırakılanın gözünden dünya nasıl görünüyordu?"
Gerçekler, fatihlerin yazdığı destanların satır aralarında gizlidir, küçük bilge. Onları aramaktan asla vazgeçme.