Gel bakalım ufaklık, şöyle otur yamacıma. Dizlerim biraz ağrıyor ama hikaye anlatmaya her daim dermanım vardır. Bugün sana Troya’nın en zarif, en talihsiz çiçeklerinden birini, Priamos ile Hekabe’nin küçük kızı Polyksene’yi anlatayım. Kulaklarını dört aç, zira gökyüzü sakinlerinin oyunları bazen bir rüzgar gibi gelir, izini bırakıp geçer.
Troya’nın o görkemli surları arasında, Polyksene bir gül gibi açmıştı. Öyle bir güzelliği vardı ki, o koca savaşta bile herkesin başını döndürürdü. Hatta o hırçın, o yenilmez Akhilleus bile, bu kızın adını duyduğunda kılıcını bir anlığına indirmek zorunda kalmıştı. Hikayeye göre; Akhilleus, Polyksene’nin erkek kardeşi Troilos’un peşine düştüğünde, kıyıya vardığında karşısında onu gördü. O an, o sert savaşçının kalbi bile bir kuş misali pırpır etmeye başladı. Bazıları der ki; Akhilleus, sırf onunla evlenebilmek için savaşın bitmesini, Akha ordusunun gemilerine binip gitmesini bile teklif etmiş. Hatta bunun pazarlığı için o meşhur Apollon tapınağına gittiğinde, Paris’in zehirli okuyla göçüp gitmiş. Yani aşkı için ömrünü verenlerdenmiş bizim Akhilleus.
Ama gel gör ki, hayat her zaman masallardaki gibi "sonsuza dek mutlu" bitmiyor. Troya o büyük yangında kül olup giderken, Polyksene’nin başına gelenler taşları bile ağlatır. Kimi ozanlar onun savaşın karmaşasında yaralandığını söyler, ama asıl hüzünlü olanı tiyatro sahnelerinde yankılanır.
Akhilleus, öteki dünyaya göçmüş olsa da gölgesi rahat durmuyordu. Oğlu Neoptolemos’un rüyasına girip, "Polyksene’yi mezarımda kurban edin," diye tutturmuş. Akhalar, yani o gemilerle gelen istilacılar, hem Akhilleus’un öfkeli ruhunu susturmak hem de evlerine sağ salim dönebilmek için bu korkunç emri yerine getirmek istemişler. Düşün bir; zavallı kraliçe Hekabe’nin yalvarmalarını, o genç kızın cesaretini... Polyksene, boynunu celladına uzatırken bile o soylu duruşundan hiç ödün vermemiş.
İşte böyle... Savaşlar başlar, krallar değişir, şarap kadehleri boşalır dolar ama geriye hep bu buruk hikayeler kalır. Polyksene gitti, Troya söndü, geriye sadece rüzgarın sesindeki o hüzünlü ezgi kaldı. Şimdi git ve biraz koş bakalım, hayatın tadını çıkar; çünkü gençlik, gökyüzü sakinlerinin biz fanilere sunduğu en kısa süreli armağandır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, şarabın tortusunda parlayan o antik yıldızlara bir bak; sana anlatılan zafer şarkılarının ardında, duymaman için kulakları kapatılmış o derin fısıltıyı duyuyor musun?
Troya’nın surları yıkılırken, kralların masalarında şıkırdayan kadehlerin sesi, aslında bir prensesin, yani Polyksene'nin çığlıklarını bastırmak için çıkarılıyordu. Sana onu Akhilleus'un büyük aşkı diye anlatacaklar; sanki bir insanın hayatı, bir kahramanın gönlünü hoş etmek için harcanabilecek bir pazarlık konusuymuş gibi. Ama gerçek, evlat, o tozlu parşömenlerin arasında saklı değil, sistemin dişlileri arasında ezilenlerin gözlerinde gizli.
Akhilleus dediğin o "yarı tanrı", gücü elinde tutan herkes gibi, arzularının bedelini başkalarına ödetmeyi alışkanlık edinmişti. Troilos bir su birikintisinin başında can verirken, Polyksene'nin korkusu bir "aşk" hikayesinin süsü haline getirildi. Oysa otorite, kendi bekasını korumak için en masumları kurban etmeyi kutsal bir görev sayar. Sen de büyüyeceksin evladım, sakın unutma; bir gün sana "daha büyük bir iyilik için" birinden vazgeçmen gerektiğini söylerlerse, o "iyiliğin" sadece kılıç sallayanların konforu olduğunu hatırla.
Tragedyalarda okuduğun o sahnede, Neoptolemos'un babasının hayaliyle körleşip Polyksene'yi kurban etmesi, aslında sadece bir ölünün huzuru için değildi. O, korkak bir ordunun eve dönerken içindeki suçluluk duygusunu temizleme çabasıydı. Hekabe'nin feryatları o gün o meydanda yankılanırken, aslında tüm imparatorlukların sessizce yok ettiği masumiyetin ağıdıydı.
Dinle küçük bilge, o devrin büyük isimleri; Odysseuslar, Diomedesler, sanki tarihin yazarları gibi davrandılar. Ama Polyksene, babasının tahtı için değil, kendi yaşamı için o an orada olmayı seçmedi. Kurban edilmek zorunda bırakılanların onuru, o kurbanı isteyenlerin zaferlerinden daha büyüktür.
Dünya hala böyle; güçlü olanlar, kendi gölgelerini yüceltmek için başka hayatları basamak yapmaktan çekinmiyor. Ama sen, yürüdüğün yolda o kurban edilmiş prenseslerin sessiz sesini duyabilmeyi öğren. Gerçek, kralların zafer nutuklarında değil, o utanç dolu sessizliğin tam ortasında saklıdır. Şimdi git ve uyu; rüyanda sana anlatılan masalları değil, senin gördüğün gerçekleri ara. Unutma, en büyük bilgelik, sorgulanmayan hiçbir gerçeğe "kutsal" dememektir.