Gel şöyle otur bakalım, dizlerimin dibine… Ayaklarım biraz yorgun ama zihnimi tazeleyen hikayelerim hala yerinde. Mitlerin dünyasında isimler bazen karışır, tıpkı üzüm bağlarındaki asmaların birbirine dolanması gibi. "Polydoros" ismini duydun mu hiç? Bak, bu isimle anılan iki farklı genç adam var. Birini anlatayım ki, dünya sadece dümdüz bir yol değil, bazen bir labirent sanma.
Önce şu Kadmos’un torunu olan Polydoros var; hani şu Thebai şehrinin köklerini sulayanlardan. O, hayatın daha düzenli, daha "krallık" tarafında kalmış bir adam. Soy ağacına bakarsan, o meşhur Oidipus’un dedesi olur. Yani anlayacağın, o kederli hikayelerin en başındaki dallardan biri o.
Ama asıl senin merak edeceğin, o genç ve ateşli yürek; Priamos’un en küçük oğlu Polydoros’tur. İşte onun hikayesi, bir rüzgarın esip de yaprakları savurması gibidir. Troya Savaşı patlak verdiğinde, koca kral Priamos, bu en küçük oğlunun gencecik yaşta solup gitmesini hiç istememiş. "Sen kal," demiş, "bu fırtınaya girme." Ama gençler böyledir, bilirsin; kanları deli akar, zaferin parıltısına kapılıverirler. O da öyle yaptı, babasının sözünü dinlemedi, kendine güvenine yenildi ve sahada o korkutucu Akhilleus ile karşılaştı. Akhilleus’un karşısında durmak, güneşin altında eriyen bir kardan adam olmaya benzer. Ne yazık ki, o genç ömür orada bitti.
Bir de şu Trakya hikayesi var ki, biraz acı, biraz hüzünlü… Troya düşerken, annesi Hekabe, yavrusunu korumak için onu Trakya kralı Polymestor’a emanet etmişti. Yanına da biraz altın vermişler, belki yeni bir hayat kurar diye. Ama gel gör ki gökyüzü sakinleri insana bazen büyük sınavlar verir, bazıları da o sınavda vicdanını kaybeder. Polymestor, o gencecik çocuğa göz dikti. Altınlar için onu öldürdü ve denizin insafına bıraktı.
O zavallı çocuğun ruhu, ne huzur bulabildi ne de toprağına kavuşabildi. Annesi Hekabe, kızını da Akhilleus’un gölgesine kurban verince, acısı artık bir nehir gibi taştı. O ana yüreği, kederden bir vahşete dönüştü. Polymestor’un yaptıklarının bedelini, kendi gözleriyle ve evlatlarıyla ödetmeyi seçti. Mitler böyledir işte; bazen bir kraliçenin intikamı, bir kralın gözlerini kör edecek kadar karanlık olur.
Sonra bir de Aeneas’ın gördüğü o tuhaf an var. Hani Aeneas Trakya’ya ayak bastığında, bir ağacın dalını koparır da dal kanamaya başlar ya… İşte o ağaç, Polydoros’un habersizce gömüldüğü topraktan yükseliyordu. Toprak bile onun hikayesini unutmamış, dallarıyla ağlamış. Aeneas, o gencecik ruhun huzur bulması için gereken son törenleri yaptığında, rüzgar belki biraz daha hafif esmiştir o kıyılarda.
Gördün mü? İnsan yaşarken bir kahraman, ölürken bir anı, bazen de bir ağacın iniltisi olur. Şimdi söyle bakalım, hayatın bu kıvrımlı yollarında senin tercihin ne olurdu? O küçük prensin yerinde olsan, bir koruyucuya mı inanırdın, yoksa kendi yoluna mı giderdin? Hadi, biraz daha anlatayım, belki bir kadeh... yok yok, şaraptan bahsetmeyelim şimdi, sadece hikayenin tadını çıkaralım.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masalların tozlu sayfalarında anlatılmayan, üzerine şarap dökülüp üzerindeki lekelerle gizlenen o kadim sırrı duymak ister misin? Çoğu insan tarihi kazananların yazdığı o parlak, altın yaldızlı kalkanların ışıltısıyla okur; oysa gerçekler, çoğu zaman deniz kıyısına vurmuş, kimsesiz ve çıplak bedenlerin sessiz çığlığında gizlidir. Bugün sana, sarayların koridorlarında adı geçmeyen, sadece hırslı kralların satranç tahtasında bir piyon gibi feda edilen Polydoros’tan bahsedeceğim.
Pek çokları onu sadece bir isim olarak hatırlar; kimisi Kadmos’un soyundan gelen biri sanır, kimisi ise Troya’nın son umudu. Ama asıl gerçek şudur: Polydoros, bir babanın korkusunun ve bir "müttefik" kralın açgözlülüğünün kurbanıdır.
Bak güzel yavrum, o dönemde Priamos, krallığının duvarları yıkılırken en küçük oğlunu, güvenli sandığı Trakya kralı Polymestor’un ellerine teslim etti. Yanına da avuç dolusu altın verdi. Bir kral, evladını korumak için altına güvendi; oysa Polymestor gibi iktidar sarhoşları için altın, bir çocuğun nefesinden her zaman daha ağırdır. Savaşın gürültüsü içinde Akhilleus’un öfkesinden kaçan çocuk, kendini daha büyük bir karanlığın içinde buldu. İktidar sahipleri, kendi güvenlikleri için çocukları birer eşya gibi başka diyarlara postalarken, aslında onları kimsenin koruyamayacağı o uçuruma ittiklerini hiç düşünmezler.
Hekabe’nin acısını biliyorsun değil mi, yüreği yaralı evlat? Kızı Polyksene, sırf Agamemnon gibi güç sahiplerinin "dini ve siyasi bir denge" bahanesiyle kurban edildiğinde, dünya sessizliğe büründü. Ama Polydoros’un kıyıya vuran o soğuk, cansız bedeni, annesinin içindeki son merhamet kıvılcımını da söndürdü. Bir anne, sistemin ona biçtiği "mağdur kraliçe" rolünü reddedip, elindeki tek güçleintikamlaayağa kalktığında, kralların gözlerini kör eden şey sadece iğneler değil, kendi yarattıkları adaletsizliğin yansımasıydı.
Bazı ozanlar, Aeneas’ın Trakya kıyısında bir ağaçtan akan kanı gördüğünü anlatır. Ağaçtan akan o kan, sadece bir gencin ölümü değil, dünyanın her yerinde, hırslı adamların çıkarları için harcanan her bir masumun toprağa gömülü haykırışıdır. Polydoros, ne bir destan kahramanı olmak istemişti ne de bir savaşın kurbanı. O, sadece yaşamak isteyen bir çocuktu.
Unutma küçük dostum; sana tarihin "büyükleri" anlatıldığında, o büyüklerin arkasında bıraktığı küçükleri ara. Gerçek, kralların tahtlarında değil, toprak altında sessizce bekleyen o ağaçların köklerinde ve kıyıya vuran dalgaların ritminde saklıdır. Gözlerini dört aç ve asla gücün, masumiyeti satın alabileceğine inanma.