Bak evlat, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaş, dizlerim artık eskisi kadar hızlı ısınmıyor. Sana anlatacağım kişi, öyle destanların başkahramanı gibi her sayfada adı geçip duranlardan değil; ama o olmasaydı, bugün bildiğimiz o büyük kahramanlık hikayeleri eksik kalırdı. Adı Poias.
Poias dendiğinde aklına hemen o meşhur Argonautlar seferini getir. Hani şu devasa gemi Argo ile altın postun peşine düşen o gözü pek tayfa var ya? İşte Poias, o geminin güvertesinde ter döken, yayını elinden bir an olsun bırakmayan, gözü pek bir okçuydu. Ama onun asıl hikayesi, o devirlerin en büyük gökyüzü sakini olan Herakles ile olan dostluğunda gizlidir.
Herakles, namı diğer o devasa güce sahip yiğit, hayatının sonunda çektiği acılarla boğuşurken, faniliğin ötesine geçmeye karar vermişti. Bir odun yığını hazırladı, üzerine çıktı ve artık o dünya sahnesinden çekilmeye hazırdı. İşte o an, kimsenin yapmaya cesaret edemediği, o ağır vazifeyi kim üstlendi dersin? Tabii ki Poias. O eline tutuşturulan meşaleyle, yiğidin sonsuzluğa geçiş ateşini yakan odur.
Biliyorsun, Herakles’in okları sıradan birer ok değildi; uçları zehirli, isabet ettikleri yerden kurtuluş olmayan o meşhur oklar... Herakles, bu dünyadan ayrılırken en kıymetli hazinesini, yani o yıkılmaz yayını ve oklarını kime emanet etti biliyor musun? Herkes, o büyük mirası oğlu Philoktetes’e bıraktığını sanır; oysa işin aslı öyle değildir. Herakles, o müthiş silahları Poias’ın ellerine emanet etmiştir.
Poias, işte öyle bir adamdı; hem büyük bir dostun son arzunu yerine getirecek kadar cesur, hem de o ağır sorumluluğu taşıyacak kadar bilge. O oklar, yıllar sonra yine bir kahramanın, yani oğlu Philoktetes’in elinde Truva surlarının kaderini değiştirecekti belki, ama o okların asıl emanetçisi ve o ilk ateşi yakan kişi Poias’tı.
Şimdi söyle bakalım, bir parça neşeye ne dersin? Bir yudum asma suyu, şu yorgun hafızamın tozunu almaya yeter de artar bile. Yaşlı bir ihtiyarın anlattıkları bazen kulaklarına bir masal gibi gelse de, unutma evlat; tarih, büyük isimlerin gölgesinde saklı kalan sessiz ama sadık kahramanlarla doludur.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Diz çökmüş kralların zafer naraları arasında, tozlu raflarda unutulan o asıl hikayeyi duymak ister misin?
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler: Poias ve Sessiz Alev
Güzel yavrum, sana bugün meşhur Argonaut’ların o parıltılı kahramanlıklarından değil, o gürültünün gölgesinde kalmış bir adamdan, Poias’tan bahsedeceğim. Tarih kitapları onu sadece "Philoktetes’in babası" diyerek küçümser, sanki bir insan sadece bir başkasının varlığıyla anlam kazanırmış gibi... Ne büyük bir yanılgı, değil mi?
Poias, Herakles denen o öfkeli devin yanındaydı. Hani şu herkesin "yarı tanrı" diye baş tacı ettiği, kralların emirlerine göre şekillenen o meşhur figür... İnsanlar Herakles’in gücüne hayran kalırken, Poias o gücün nasıl bir yakıcılığa dönüştüğünü görüyordu. Herakles’in acı dolu sonu geldiğinde, herkes oradaydı ama ateşi tutuşturmaya cesaret eden tek kişi Poias oldu. Bir yiğidin acısını dindirmek için o ateşi yakmak, aslında sistemin ona yüklediği ağır bir görevdi. Bir kralın değil, bir dostun yasına eşlik etmekti bu.
Sana başka bir sır daha vereyim; o meşhur, düşmanı vurduğu yerden kaldıramayan sihirli oklar... Herkes o okların sahibinin genç Philoktetes olduğunu sanır. Oysa o kadim güç, sistemin çarklarında yoğrulmuş babaya, Poias’a emanet edilmişti. Neden mi? Çünkü gerçek güç, sadece bir kralın emriyle çekilen yayda değil, o yayın ucundaki yükü taşıyabilecek vicdanda gizlidir.
Bak, sevgili yolcum; güç sahipleri, kendi hikayelerini yazarken Poias gibi sessiz yoldaşları sadece bir "araç" gibi görürler. Odun yığınını yakan da, o yükü taşıyan da, tarihin tozlu sayfalarında bir dipnot gibi bırakılır. Oysa gerçek, kralların saraylarında değil, o ateşin küllerinde saklıdır.
Bir yudum şarabın getirdiği neşeyle söyleyebilirim ki; asıl kahramanlık, büyük bir ismin peşinden gitmek değil, kendi sessizliğinin içinde kendi gerçeğini koruyabilmektir. Kırılgan bir dünyanın içinde dimdik duran o yaşlı adam, şimdi gölgelerden bizlere gülümsüyor. Unutma, en parlak meşaleyi taşıyanlar, genelde en karanlıkta bırakılanlardır.
Şimdi söyle bana, küçük evlat; sen de başkalarının yazdığı masalların bir figürü mü olacaksın, yoksa o ateşin başında kendi gerçeğini mi tutuşturacaksın?