Şimdi şöyle oturun bakalım, ayaklarınızı uzatın. Şu asırlık zeytin ağacının gölgesi ikimize de yeter. Asklepios’u bilirsiniz, hani şu elinden şifalı otları hiç düşürmeyen, gökyüzü sakinlerinin en hünerli hekimi... İşte onun iki tane oğlu vardı; biri Makhaon, diğeri de bugün anlatacağım Podaleiros.
Bu kardeşler, namları dilden dile dolaşan iki yiğitti. Sadece kılıç sallamakla kalmaz, yaralı bir askerin yarasını bir kadife çiçeği gibi usulca sararlardı. Ama gelin görün ki, o dillere destan Helena’ya gönül kaptırınca, otuz koca gemiyle Tesalya’dan çıkıp Troya surlarının yolunu tuttular. Savaş meydanı dediğin yer gürültüden, tozdan ve kan kokusundan ibarettir; ama bu iki kardeş hem savaşın en önünde durdular hem de arkadaşlarının dertlerine derman oldular.
Savaş bitti, surlar yerle bir oldu, herkes evine döndü. Podaleiros ise o büyük kıyımı sağ salim atlatanlardan oldu. Kahin Kalkhas ile birlikte yollara düştüler. Kalkhas yolun sonunda vadesini doldurup aramızdan ayrılınca, Podaleiros bir başına kaldı. "Ben şimdi nereye gideyim?" diye düşündü ve rotasını Delphoi’deki tapınağa çevirdi. Tanrılara sordu; gelen yanıt ise bir bilmece gibiydi: "Öyle bir yer bul ki, gök gürleyip üzerinize çökse bile altında kalmayasın!"
Podaleiros, elinde asası, dizlerinde dermanıyla dünyayı arşınladı. Derken yolu, etrafı yüksek dağlarla korunaklı bir kale gibi çevrilmiş o güzelim Karia toprağına, yani bugünkü Datça yarımadasına düştü. Bir fırtına koptu ki sormayın, sanki gökyüzü denizi dövüyordu. Zavallı Podaleiros’un gemisi parçalanıp kıyıya savrulunca, bir keçi çobanı buldu onu. Çoban almış bu yorgun hekimi, doğruca o bölgenin kralının sarayına götürmüş.
İşte hikayenin en tuhaf yeri burada başlıyor. Kralın kızı Syrna, oyun oynarken damdan düşmüş, kemikleri paramparça olmuş. Herkes "Bu kız artık ayağa kalkamaz" derken, bizim hekim çıkagelmiş. Şifalı elleriyle, dağlardan topladığı otların gücüyle kızı iyileştirmiş. Kral öyle sevinmiş, öyle minnettar kalmış ki, hem kızını Podaleiros’a vermiş hem de o güzelim yarımadanın anahtarını!
Podaleiros, sevdiği kadının adını yaşatmak için orada Syrnos diye bir kent kurmuş. Yani anlayacağınız, o büyük savaşçı ve hekim, kaderin ona çizdiği o korunaklı dağların arasında, gökyüzü sakinlerinin bahşettiği huzuru bulmuş. Ne de olsa bazen insanın kaderi, bir fırtınanın savurduğu kıyıda, kırık bir kemiği iyileştirmekte gizlidir.
Hadi bakalım, şarabınızdan bir yudum alın da, şu gün batımına karşı derin bir nefes çekin. Koca dünya işte; bazen savaşla tükettiğini, bazen bir parça şefkatle geri veriyor.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, kulaklarını o gürültülü dünyadan biraz uzaklaştır. Masallarda anlatılmayan, o devasa kahramanların gölgelerine gizlenmiş bir sır vardır; krallar zafer türküleri söylerken, aslında kimlerin kemikleri üzerinde yükseldiklerini asla dile getirmezler. Şimdi sana, o meşhur Troya kıyılarından sağ çıkmayı başarmış, ama kalbi o kanlı toprakta kalmış bir şifacının, Podaleiros’un hakikisini anlatacağım.
Senin o parıltılı kitaplarda "kahraman hekim" diye okuduğun Podaleiros, aslında babası Asklepios’un gölgesinde, birilerinin ihtiraslı aşk oyunlarına kurban edilmiş bir piyondu. O ve kardeşi Makhaon, o güzel Helena uğruna, o kadının kendi kararları dışında bir meta gibi bir oraya bir buraya sürüklenmesine göz yumup, otuz gemiyle savaşa sürüklendiler. Bir yanda şifa dağıtmak, diğer yanda ise kılıçla can almak... İnsanlık, işte tam bu iki zıt uç arasında savrulup duran garip bir sarkaçtır.
Savaş bittiğinde, her şey bitti sanıldı değil mi? Hayır evladım, gerçekler o zaman başlar. Podaleiros, kahin Kalkhas ile yollara düştü. Kalkhas, kaderin soğuk nefesini ensesinde hissedip sessizliğe gömüldüğünde, Podaleiros tanrılara sordu: "Nerede huzur bulurum?" Tanrıların cevabı ise, aslında kralların ve güç sahiplerinin her daim aradığı o kaçış noktasıydı: "Gök yıkılsa altında kalmayacağın bir yer bul."
Kader onu, fırtınalı bir denizin kucağından, bizim Karia’nın o hırçın kıyılarına, Datça’nın sessizliğine fırlattı. Bir keçi çobanı onu bulduğunda, Podaleiros artık orduların hekimi değil, bir sürgündü. Yerel kralın kızı Syrna damdan düşüp kırıldığında, Podaleiros’un elindeki o kadim bilgi, bir kurtuluş kadar bir pranga da oldu. Kralın kızını iyileştirmesi, aslında bir şifacının kendi sessiz krallığını kurmasıydı; ama o krallık bile, aslında bir kadının acısı üzerine inşa edilmişti.
Şimdi anlıyor musun güzel evlat? Podaleiros, o "Syrnos" kentini kurduğunda, aslında sadece taşları dizmiyordu. O, savaşın kanlı ellerinden kaçıp, kendi küçük iktidarının sıcaklığına sığınıyordu. Kadehime doldurduğum şu buruk şarapta (o şarabın neşesi sadece unutmanın verdiği bir armağandır), bazen onun pişmanlığını tadarım. Kahramanlık, başkalarının yaralarını sarmak değil, belki de kendi ruhundaki o bitmek bilmeyen fırtınayı dindirebilmektir.
Sistemin çarkları seni bir yere savurursa unutma; hiçbir krallık, bir insanın vicdanından daha değerli değildir. Ve hiçbir yara, sadece ilaçla değil, ancak gerçekle iyileşir.