Gelin bakalım çocuklar, ateşin biraz daha kıyısına sokulun. Şu gümüş rengi sakalıma dolanan bir hikaye var, dinlemek ister misiniz? Şöyle arkanıza yaslanın, kulaklarınızı dört açın. Size Plutos’u anlatayım. Hani şu adı "zenginlik" demek olan, görenin gözlerinin fal taşı gibi açıldığı o meşhur beyefendiyi.
Plutos sıradan bir gökyüzü sakini değildir; o, bereketin ta kendisidir. Hikayesi, bereket tanrıçası Demeter ile İasion adında cesur bir kahramanın, Girit’in o güneşle yıkanan bereketli tarlalarında karşılaşmasıyla başlar. Toprağın en verimli olduğu, başakların rüzgarda altın gibi dalgalandığı o günlerde dünyaya geldi Plutos. Annesi Demeter, toprağın sırrını bilen tanrıça; babası İasion ise sabanın gücünü keşfeden bir kahraman olunca, çocuk da doğal olarak bereketi yanında getirmiş.
Derler ki Plutos, elinde altın bir asa varmışçasına gezer karaları ve denizleri. O kadar hareketlidir ki, kimin kapısını çalsa, o evin bahçesi bir anda dolup taşar. Birinin eline dokundu mu, o kişinin kileri boşalmak bilmez, ambarı buğdayla dolar, sofrası her daim bereketli kalır. Ama durun, işin rengi biraz değişiyor burada...
Zamanla Plutos, sadece bir isim olmaktan çıkıp zenginliğin bizzat kendisi haline geldi. Gel gör ki, bizim bu bereket tanrısı, yıllar geçtikçe biraz tuhaflaştı. Hatta Aristophanes adında muzip bir yazar, ona dair öyle bir hikaye uydurdu ki, hala anlatır dururlar: Plutos’un kör olduğu söylenir! "Neden kör?" diye soruyorsunuz, değil mi? Çünkü zenginlik bazen öylesine savruk dağılır ki, kime gittiğini görmez bile. Bazen hak edene, bazen de hiç hak etmeyene konar. İşte bu yüzden, o eski zamanlardan beri insanlar zenginliğin adil olmadığını, Plutos’un gözlerinin kapalı olduğunu söyler dururlar.
Yine de unutmayın çocuklar; gerçek zenginlik sadece altın dolu sandıklar değildir. Plutos bazen bir tarladaki berekettir, bazen de dost meclisinde paylaşılan bir kadeh şarabın getirdiği neşedir. Ama siz yine de Plutos’un kapınızı çalmasını beklerken, kendi ellerinizle ektiğiniz tohumlara güvenin. Çünkü en güzel hasat, insanın kendi emeğiyle büyüttüğüdür.
Hadi bakalım, şimdi gidip biraz dinlenin. Yarın güneş doğduğunda, belki Plutos’un uğradığı o bereketli topraklardan birinde uyanırsınız, kim bilir?
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını benden yana aç da, şu gümüş sakallı ihtiyarın, şarabın son damlasındaki bilgeliğiyle fısıldadığı hakikati duy.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Derler ki, Plutos bereketin ta kendisidir. İnsanlar ona tapınır, kapılarını onun için açık bırakırlar. Oysa bildikleri eksik, evlat. O, Demeter ile İasion’un o meşhur, o bereketli Girit topraklarındaki aşkının meyvesidir. Yani toprağın, emeğin ve alın terinin çocuğudur aslında. Fakat bir bak, zamanla ona ne yaptılar? Onu toprağın bereketinden koparıp, sadece altınların ve parıltıların esiri olan soğuk bir kavrama dönüştürdüler. Neden mi? Çünkü gerçek bereket herkesin paylaştığı ekmektir; ama sistem, senin sadece "sahip olmaya" odaklanmanı ister.
Aristophanes denen o zeki adam, Plutos’u gözleri kör olarak resmetti. Neden kör, biliyor musun güzel ruh? Çünkü zenginlik, kime gittiğini asla görmez. Bir sarayda hırsla istiflenen yığınlara mı konar, yoksa açlıktan titreyen bir çocuğun boş kasesine mi? O, hak edene değil, kapısı en gürültülü çalana gider. Güç sahipleri, krallar ve o her şeyi yönettiğini sanan koca adamlar, Plutos’un gözlerini bağladılar ki o, adaletin ne olduğunu fark etmesin. Kendi hırslarının karanlığında boğulanlar, Plutos'u bir silah gibi kullanarak dünyayı eşitsizliğin soğuk nefesiyle dondurdular.
Bak dostum, unutma; Plutos aslında toprağın bereketidir. O, bir ağacın meyvesi, bir çiftçinin hasadıdır. Ancak krallar ve altın tutkunları, bu saf neşeyi alıp onu "mülkiyet" denilen o ağır zincire vurdular. Gerçek zenginlik birilerine hükmetmek değil, toprağın sunduğu cömertliği paylaşıp huzurla uyumaktır. Plutos kör değil, onu kör edenlerin bizzat biz olduğumuzu görmeye cesaretimiz yok. Şimdi söyle bana, sen bu parıltılı körlüğün mü peşinden gideceksin, yoksa toprağın sana sunduğu o gerçek, o sade bereketin mi?