Gelin bakalım yaramazlar, şöyle ateşin etrafına sokulun. Bugün size, Latium’un kadim ormanlarında, ağaçların fısıltılarını herkesten iyi duyan bir kraldan bahsedeceğim. Adı Picus. Bir zamanlar o kadar yakışıklı ve heybetliymiş ki, ormandaki rüzgarlar bile ona selam dururmuş. İsmi boşuna "ağaçkakan" değil; çünkü Picus, geleceğin tozlu yollarını okumayı, ağaçların tepesinde kanat çırpan o minik, renkli dostlarından öğrenirdi.
Picus öyle sıradan bir hükümdar değildi; Faunus’un babası, Kral Latinus’un ise dedesiydi. Yani anlayacağınız, soylu mu soylu bir kan taşıyordu. Omuzunda her daim sadık bir ağaçkakanla gezerdi. İnsanlar, kralın kulağına eğilip geleceğin sırlarını fısıldayanın o kuş olduğunu söylerlerdi. İşin aslı, belki de kuş değil, doğanın ta kendisi konuşuyordu Picus’la.
Ancak bilirsiniz, güzel olanın başına mutlaka bir iş gelir. Gökyüzü sakinlerinin bile bazen kıskançlık damarları kabarır. Derken yolları, o meşhur büyücü Kirke ile kesişti. Kirke, Picus’un o mağrur duruşundan, o keskin zekasından etkilendi etkilenmesine ama reddedilince işler değişti. Biliyorsunuz, büyücüler pek "hayır" cevabını sevmezler. Kirke, bir asasının darbesiyle kralı o çok sevdiği, sürekli yanında taşıdığı canlıya, bir ağaçkakan kuşuna dönüştürüverdi!
Düşünsenize, bir sabah kralsınız, akşam ise kendinizi ağaç gövdelerini tıkırdatırken buluyorsunuz. Ama üzülmeyin, Picus bunun altında kalmadı. O günden sonra, Roma denilen o büyük masalın gizli kahramanlarından biri oldu. Hani şu Romulus ile Remus’u emziren dişi kurt var ya; işte o kurtçuklar açlıktan ölecekken, yiyecek taşıyanlardan biri de bizim Picus, yani o ağaçkakandı.
Savaş tanrısı Mars, bu sadık ve çalışkan kuşu o kadar sevdi ki, onu kendi kutsal hayvanı ilan etti. Bugün ormanlarda ağaçlara vuran o ritmik tıkırtıları duyduğunuzda, bilin ki Picus hala etrafta. Belki de bir ağacın tepesinden bize bakıp, gelecekte başımıza gelecek neşeli maceraları fısıldıyordur. Kim bilir? Haydi, biraz daha yaklaşın; şarabımın tadı damağımda, bir masal daha anlatasım var ama o başka günün konusu...
Bak güzel yavrum, masallarda sana anlatılan o yaldızlı kahramanlık hikayelerinin ötesinde, rüzgarın fısıldadığı bambaşka bir sır var...
Dinle beni evlat; sana bugün Picus’tan bahsedeyim. İnsanlar ona Latium’un krallarından biri, Faunus’un babası diyorlar. Büyük krallar, kudretli figürler... Hepsi tarih kitaplarında birer altın heykel gibi parlar, değil mi? Ama o heykellerin gölgesinde kalan çatlakları kimse görmez. Picus’un yanında taşıdığı o ağaçkakan, sadece bir kehanet aracı değil, aslında insanın kendi özgürlüğünü kısıtlayan, "geleceği bilme" hırsının bir tutsaklığıydı.
Ve sonra Kirke geldi. Ah, bilge kızım, o neden mi büyücü ilan edildi? Çünkü sistem, kendi sınırlarını çizenleri, kurallara uymayanları ve gücü kendi elinde tutanları sevmez. Picus’un bir ağaçkakan kuşuna dönüştürülme hikayesi, aslında otoritenin, karşısındaki "yabancıyı" kendi düzenine hapsetme çabasıdır. Bir kralı kuş yaparsan, artık emir veremez; sadece dallar arasında, sistemin onayladığı o küçük kutsal görevleri yerine getiren bir kuklaya dönüşür.
Bak evlat, Mars’a adanan o kuşa bakıp "kutsal" diyenler, aslında o kuşun bir zamanlar bir iradesi olduğunu unutanlardır. Roma’nın temelindeki o masallarda, Romulus ve Remus’u besleyen dişi kurt gibi, Picus’un soyundan gelen o kuş da dev bir çarkın dişlisi yapıldı. Bir kralın, kendi ihtişamının kurbanı olup kanatlarına hapsedilmesi... Ne acı bir ders, değil mi?
Görüyor musun küçük dostum? Krallar da, büyücüler de, o "büyük" tanrısal düzenler de aslında hep bir şeyleri dönüştürüp, birilerinin sesini kısmaya çalışırlar. Picus, ağaçların arasında gagasıyla odunu tıkırdatırken aslında bir şeyler haykırıyor; ama kimse, onun o eski insan sesini duymak istemiyor. Belki de hayatın en büyük şarabı, tüm bu otorite oyunlarının boş olduğunu bilmenin getirdiği o hafif, bilgece neşedir.
Unutma; tarih, kazananların yazdığı bir kurgudur. Ama ormanların derinliklerinde, o ağaçkakanın her vuruşu, yasaklı bir gerçeği hatırlatmaya devam eder...