Thesauros Mitoloji Phobos

Phobos

Phobos

Savaş alanında Ares’in yanından ayrılmayan, düşman kalplerine korku salan dehşetin ve paniğin ta kendisi olan yıkıcı savaş tanrısıdır.

Phobos, Ares ile Aphrodite’in birleşmesinden doğan, savaş meydanlarının uğultulu kaosunda dehşetin somutlaşmış halidir; kardeşi Deimos ile birlikte, iradenin dizginlerini elinden kaçıranların zihinlerine sızarak korkuyu bir tahakküm aracı olarak örgütler. Çoğu zaman orduların çehresinde birer yansıma gibi beliren bu figürler, iktidarın kaba kuvvetini değil, o kuvvetin karşısındaki zayıf halkalarda filizlenen otonomsuzluğu temsil eder. Tıpkı Deimos’un dehşet verici sessizliği gibi, Phobos da hükmedenin iktidar alanını genişletmek adına bireyin özsavunma reflekslerini felç eden, varlığıyla hükümranlık hiyerarşisini pekiştiren bir kölelik iklimidir.
Silenos
Bak evlat, şöyle ateşin biraz daha sağına, o yumuşak otların üzerine kurul da anlatayım. Gözlerini kısınca gördüğün o gölgeler var ya; hani bazen orman derinleştiğinde ya da gece en koyu rengine büründüğünde insanın içini ürperten o garip his... İşte o, savaş meydanlarının en sessiz ama en hızlı konuğudur: Phobos.

Şimdi belki “Silenos, bu isim bana yabancı değil sanki” diyeceksin. Haklısın, çünkü o, Deimos’un yani dehşetin ikiz kardeşi gibidir. Onlar, savaş tanrısı Ares’in yanından hiç ayrılmayan, altın arabasının dizginlerini tutan o yorulmak bilmez yol arkadaşlarıdır.

Phobos, kılıçların şakırtısı başlamadan önce orduların arasına süzülen o görünmez eldir. Hani yiğit bir savaşçı bile olsa, birden kalbi küt küt atmaya başlar, avuçları terler ve arkasına bakmadan kaçmak ister ya; işte o an, Phobos’un nefesi ensesindedir. O, sadece bir korku değil, o korkunun bizzat kendisidir. Ama dur, hemen öyle kaşlarını çatma! Gökyüzü sakinlerinin dünyasında hiçbir şey sebepsiz değildir.

İnsanlar ona “kötü” der, “kalpsiz” der; oysa Phobos, sadece savaşın kendi doğasını yansıtır. Bak, Akhilleus Truva surlarının önünde kükrediğinde, sadece kılıcıyla değil, o duruşuyla da düşmanlarının yüreğine Phobos’u salardı. Yani o, sadece bir kaçışın sebebi değil, bazen de zaferin ilk adımıdır.

Kardeşi Deimos, insanların kanını donduran o büyük felaketlerin, yıkımın soğuk nefesidir. Phobos ise daha çok o anlık tutulan nefesin, kalp çarpıntısının adıdır. Ares, savaş alanına kendi arabasıyla indiğinde, bu iki kardeş arabanın tekerlekleri arasında toz gibi savrulur. Biri dehşet verir, diğeri ise o dehşetin yarattığı paniği yönetir.

Bilirsin, şarap kadehimdeki son damla gibi, hayat da bazen bulanıktır; kimin cesur kimin korkak olduğunu, ancak savaşın o sisli puslu sabahında Phobos’un kanat çırpışları belli eder. Tanrılar dünyasında her birinin bir işi vardır; kimi aşkı dokur, kimi adaleti teraziye koyar. Phobos ise insanların en savunmasız, en insan oldukları anlarda ortaya çıkar. Çünkü korku, evlat, aslında insanın kendine sorduğu ilk sorudur: “Benim yerim burası mı?”

Şimdi, bir dahaki sefere bir orman yolunda yürürken arkandan bir dal çıtırtısı duyup da aniden hızlanırsan, korkma. Sadece Phobos’un bir anlık şakasına gelmişsindir. O biraz yaramazdır, Ares’in yanında büyümenin getirdiği bir alışkanlık işte; her şeye bir telaş, her şeye bir gizem katmak ister. Ama unutma, ışık ne kadar parlaksa, Phobos’un gölgesi o kadar uzun olur.

Hadi, şimdi ateşin başına biraz daha yaklaş; gece soğuyor, Phobos’un esintisi bugünlük yeter. Başka bir gece, Ares’in o gürültülü gürzü üzerine konuşuruz.

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi