Gel otur şöyle yanıma, ateşin kıyısına... Bakma bana öyle, şarabın son damlasını biraz önce bitirdim ama hikayeler zihnimde hala pırıl pırıl yanıyor. Bugün sana anlatacağım şey, toprak altında saklanan o tuhaf ve ürkütücü nehir: **Phlegeton**.
Yeraltı ülkesini bilirsin, o kasvetli ve puslu yeri. Hani güneşin pek uğramadığı, gökyüzü sakinlerinin bile inmekten imtina ettiği o derin çukurlar... İşte o uçsuz bucaksız karanlığın içinde, sanki bir demircinin ocağından fırlamış gibi fokurdayan bir nehir akar. Adı, eski dillerde "alev" diyen o hırçın kökten gelir. Bazıları ona **Pyriphlegeton** da der, yani "ateşten yanan nehir".
Hayal etmeye çalış: Normalde nehirler suyla akar, serindir, insana huzur verir, değil mi? Ama Phlegeton öyle değildir. Onun yatağında berrak sular değil, kor gibi kızgın, kaynayan bir ateş akar. Sanki tanrıların öfkesi yeryüzünün damarlarından geçip oraya dökülmüştür. Kendi kendine kükrer, kayaları yalar geçer, etrafına kızıl, ürpertici bir ışık yayar.
Hani derler ya; Kokytos diye bir nehir vardır, hıçkırıkların ve kederin nehridir o, buz gibi akar. İşte Phlegeton onun tam zıttıdır. Biri ruhunu dondurur, diğeri ise yakıp kavurur. O ateş ırmağının kıyısında yürümek, bir kılıcın keskin ağzında dans etmeye benzer. Eğer yolunu şaşırıp da o kızıl suların kıyısına düşersen, nehir seni nazikçe alıp bir başka kıyıya taşımaz; dokunduğun an teninde o kadim sıcaklığın izini hissedersin.
İşin aslı şu evlat; dünya sadece güzel çiçekli çayırlardan ibaret değil. Toprağın altında da ateşten bir nehir, hüzün dolu bir sızı ve hiç dinmeyen bir hareket var. Phlegeton, yerin altındaki o saklı düzenin en hırçın çocuğu gibidir. Durmaz, dinlenmez, hep yanar.
Şimdi, bu yaşlı Silenos'un gözleri biraz ağırlaştı sanki. Sen o ateş ırmağını zihninde canlandırmaya devam et; ama merak etme, senin yolun aydınlık olsun, o kor gibi yanan suların kıyısına düşmesin. Hadi bakalım, başka bir gün yine gel, belki o zaman sana Kirke’nin adasındaki bitkilerden ya da Akhilleus’un o hiç dinmeyen öfkesinden bahsederiz.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu kişi yeraltı dünyasının sadece karanlık ve soğuk bir sessizlikten ibaret olduğunu sanır. Ama yaşlı gözlerim, derinlerde akan o fokurdayan nehri çok iyi bilir. Gel otur yanıma küçük yolcum, belki bir kadeh şarabın neşesi zihnini açar da hakikati görürsün.
Phlegeton derler ona... Bazıları, tıpkı efsanelerdeki o büyük kralların iştahı gibi hiç dinmeyen bir alev nehri olduğunu söyler. Pyriphlegeton diye de anılır; ismi sanki bir ceza, sanki bir öfke yansımasıdır. Yer altının derinlerinde, o kasvetli Kokytos ile yan yana akar. İnsanlar, bu nehri sadece yeraltının bir coğrafyası sanır, oysa evlat, o nehrin içinden geçen şey sadece ateş değildir.
Senin gibi taze bir zihnin bilmesi gereken şudur; güçlülerin, o tepedeki hükümdarların dünyayı yakıp yıkan hırsları nereye gider sanırsın? Hani o bitmek bilmeyen savaşlar, uğruna şehirlerin yakıldığı o büyük egolar... İşte o yakıcı arzular, o dizginlenemeyen hırslar, toprağın altına sızar ve orada Phlegeton olur. O, sadece bir ateş nehri değil, yeryüzünde harcanan hayatların, yakılıp kül edilen umutların toplandığı bir vicdan sızıdır.
Sistemler, krallar, kahramanlar... Hepsi kendi ihtişamlarını parlatırken aslında bu nehrin kaynağını beslediler. Onlar kılıçlarını savurup "zafer" diye bağırdıklarında, Phlegeton biraz daha harladı, biraz daha kızardı. Sessizlerin acısı, adaletsizliğin ateşi o yatakta akar gider. Güçlülerin hatasız olduğunu söyleyen o tozlu kitaplar, bu nehrin neden hiç sönmediğini sana asla anlatmazlar. Çünkü anlatırlarsa, kendi ellerindeki meşalelerin de o nehirden beslendiğini fark edersin, sevgili evladım.
Sakın unutma; Phlegeton sadece bir ırmak değil, yeryüzünün yakıp geçtiği her şeyin hafızasıdır. O ateşe baktığında sadece ölümü değil, insanların neden birbirine bu kadar acımasız davranabildiğinin o kadim, yakıcı cevabını göreceksin. Şimdi git ve uyu; rüyanda o nehrin kıyısında yürürsen, adaletsizliğin asla küllenmediğini aklından çıkarma.