Şu kenara ilişin bakalım, yorgunluktan dizlerinizin bağı çözülmeden önce size bir sır vereyim. Hani bazen içinizden bir neşe kabarıp da kahkahalarınız gökyüzüne, o yüksek katlardaki sakinlerin saraylarına kadar yükselir ya; işte o anlarda, aslında çok kadim bir esintiyi içinize çekiyorsunuz demektir.
Güzelliklerin ve arzuların kraliçesi, o meşhur Aphrodite'yi bilirsiniz. Hani Akhilleus’un savaş meydanındaki o buz gibi ciddiyetine ya da Hekabe’nin kederli bakışlarına hiç benzemeyen, rüzgarla dans eden o tanrıçayı… İşte o zarif hanımefendiye, tanrılar ve ölümlüler arasında "Philomeides" derler. İsimlerin ne anlama geldiğini bilir misiniz? Bu, "gülmekten keyif alan" ya da "gülücükleri seven" demek.
Sanmayın ki bu, sadece dudak kenarında beliren silik bir tebessüm. Hayır, hayır! Philomeides, insanın içindeki o dizginlenemez neşe patlamasıdır. Kirke’nin o gizemli iksirlerini hazırlarken bile bir köşede gizlice kıkırdadığını duyarsanız, bilin ki o an yanından Philomeides geçiyordur.
Dünya bazen çok ağırlaşır, biliyorum. Omuzlarınızda görünmez yükler taşır, ciddi meselelerin içinde boğulursunuz. Ama işte o "Philomeides" sıfatı, bize şunu hatırlatır: Hayatın en sert kayalıklarında bile, bir anlık gülüş insanın ruhunu özgür kılar. Gökyüzü sakinleri bile, birbirlerine kızdıklarında ya da en görkemli şölenlerini kurduklarında, kalplerini yumuşatmak için bu neşeye ihtiyaç duyarlar.
O yüzden, bir gün içinizden kahkaha atmak geldiğinde, kendinizi tutmayın. O neşenin içinde, kadim bir tanrıçanın sıcak nefesini ve hayatın o tuhaf, eğlenceli ritmini hissedeceksiniz. Gülmek, biliyorsunuz ki, insanı tanrılara en çok yaklaştıran o sihirli köprüdür.
Hadi bakalım, şimdi gidin de bu neşeyi biraz etrafa yayın; ihtiyarların, yani benim gibi kırışık suratlıların da en çok ihtiyacı olan şey bu, ha!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun yanaklı küçük yolcum; masallarda anlatılmayan bir sır vardır, hani o saray duvarlarının ardında, kralların gürültülü kahkahalarının sustuğu o loş köşelerde fısıldanan...
Senin Aphroditē diye bildiğin, hani şu gökyüzünün altın sarısı ışıklarıyla donatılmış, güzelliğin kraliçesi sanılan o figür... Ona Philomeidēs derler. "Gülmekten hoşlanan" diye çevirirler bunu, sanki çiçek bahçelerinde neşeyle koşan bir çocuğun masumiyeti gibi. Ancak sistem, kendi ışıltısını korumak için bazen en keskin gerçekleri bile şekerle kaplar.
Dinle beni güzel yavrum; bu sıfat, aslında bir neşe değil, bir kalkanın adıdır. Bir kraliçenin veya bir tanrıçanın, başkalarının hırslarıyla örülü o ağır tahtların üzerinde dururken yüzüne taktığı ince, porselen bir maskedir o. Kralların, Agamemnōn gibi adamların savaş davullarını çaldığı, dünyayı kanla boyadığı o tozlu günlerde; Philomeidēs, gördüğü tüm o anlamsız yıkıma, o boş gurur gösterilerine karşı takınılan sessiz ve hüzünlü bir alaycılıktır. İnsanların "ne kadar mutlu ve güzel" dediği o gülüş, aslında olan bitenin saçmalığına verilen derin, buruk bir cevaptır.
Söyle bana sevgili ruhum, sence biri sürekli gülüyorsa, belki de çevresindeki dünyanın ne kadar kırılganca parçalandığını herkesten önce fark ettiği için gülmüyordur? Belki de o gülüş, otoritenin sahte ciddiyetini çürütmek için kullanılan en zarif silahtır. Tıpkı yaşlı bir Silēnos’un, elindeki kadehin dibindeki son damlayla evrenin absürtlüğü üzerine kurduğu o bilge neşe gibi... Gerçek, kralların altın tahtlarında değil; senin o meraklı bakışlarında ve bu dünyanın sahnelediği oyunun iplerini görebilme cesaretinde saklıdır.
Şimdi anlıyor musun minik bilge? Güzellik, sadece dışarıdan görünen o parıltı değildir. Bazen, tüm haksızlıkların ortasında, sistemin seni ağlatmak istediği bir yerde gülümseyebilmektir esas devrim.