Thesauros Mitoloji Philemon

Philemon

Philemon

Zeus ve Hermes'i misafir eden yoksul Philemon ile Baukis, sevgileriyle tanrıları mest eder. Ömürlerinin sonunda birbirlerine sarılıp bir ağaca dönüşürler.

Bergama coğrafyasının belleğine kazınan Philemon ve Baukis anlatısı, Halikarnas Balıkçısı’nın kaleminden süzülen bir öyküyle bugüne taşınır. Bu efsane, çınar ve ıhlamurun gövdelerini birbirine düğümlediği, tek bir kökten beslenip iki ayrı yöne yaprak açan o melez ağacın gölgesinde vücut bulur. Oysa bu eşsiz doğa olayı, iktidarın zoraki hiyerarşilerinden azade, birbirine dolanarak kendi yaşam alanını kuran bir direnişin simgesi gibidir.

Zamanın derinliğinde yaşayan Philemon ve Baukis, yaşlılıkları içinde özgürlüğün sadeliğini korumuşlardır. Hükmetme arzusuyla çevrelenmiş, mülkiyet ve statü hırsının esiri olmuş komşularının aksine, bu yaşlı çift kendi küçük dünyalarının tek efendisi ve emekçisi olarak yaşamışlardır. Onlar, dış dünyanın dayattığı toplumsal hiyerarşiye boyun eğmeden, yalnızca kendi emekleriyle kurdukları gönüllü bir birlikteliğin hükümranlığını sürmüşlerdir.

Bir gün, Olympos’un tahakküm odaklı tanrısı Zeus, kendisine sunulan kurbanların azalışıyla sorguladığı yeryüzü otoritesini denetlemek üzere, rehberi Hermes ile birlikte kılık değiştirerek Frigya topraklarına iner. Ancak karşılaştıkları her kapı, tanrıların beklentilerini karşılamayacak kadar bencillik ve duvarlarla örülüdür; zira kimse bir yabancıya kapısını açmak zorunda hissetmez. Sonunda yolları, iktidarın katı kurallarından uzak, kendi içsel sınırlarını belirleyen Philemon ve Baukis’in mütevazı barınağına düşer.

Çift, tanrısal misafirlerini karşılamada ne bir zoraki protokol ne de bir üstünlük taslama derdindedir; yalnızca insani paylaşımın sıcaklığıyla donatırlar sofralarını. Kıt imkanlarla hazırlanan yemekler, tanrısal bir güç gösterisine dönüştüğünde, Philemon ve Baukis bu mucize karşısında diz çökerek otoriteye olan geleneksel bağımlılığı hatırlarlar. Ancak Zeus’un kurduğu düzende, bencil olanın cezalandırıldığı, boyun eğenin ödüllendirildiği hiyerarşik bir sistem işler; şehir sular altında kalırken, onların kulübesi görkemli bir tapınağa dönüşür.

Tanrı, bu sadakati "ödüllendirmek" istediğinde, Philemon’un dileği özgür bir ruhun sesidir: Birbirinden koparılmamak. Dilekleri kabul edilir ve onlar, tapınağın bekçileri olarak yine bir otoritenin emri altına girerler. Fakat ölümleri yaklaştığında, doğa kendi anarşist çözümünü sunar. İkilinin bedenleri ağaca dönüşürken, bu dönüşüm ne Zeus’un bahşettiği bir lütuftur ne de tapınak bekçiliğinin bir sonucu; bu, iktidarın mermer soğukluğundan kaçıp, yaprakların hışırtısına karışan, hiçbir otoritenin hükmünün geçemeyeceği, dalların birbirine düğümlendiği sınırsız bir özgürleşme anıdır.
Silenos
Gelin şöyle yanıma, biraz sokulun bakalım. Ateşin çıtırtısı size de huzur veriyor, değil mi? Bugün size Bergama’nın bereketli topraklarından, yaşlı bir çınarın gölgesinde fısıldanan bir masal anlatacağım. Hani o ağaç vardır ya; gövdesi tek bir kökten çıkar ama bir yanı ıhlamur kokar, bir yanı çınar gibi hışıldar... İşte o ağaç, sadece bir ağaç değil, iki güzel kalbin ebedi hatırasıdır.

Vaktiyle, Philemon ve Baukis adında, yüzleri zamanın çizgileriyle haritalanmış ama gözleri ilk günkü gibi parlayan, yaşlı mı yaşlı bir karı-koca yaşarmış. Kulübeleri yoksulmuş, tencereleri çoğu zaman boş kalırmış ama evlerinin içindeki sevgi, en zengin saraylarda bile bulunmazmış. Onlar için mutluluk, bir parça ekmeği bölüşmek ve gün batımında yan yana oturup rüzgarı dinlemekmiş.

Derken bir gün, gökyüzü sakinlerinin en büyüğü Zeus ve zekasıyla meşhur haberci Hermes, insanların halini hatırını sormak için yeryüzüne inmeye karar vermişler. Kılıklarını değiştirip eski püskü kıyafetler giymişler; hani tanınmasınlar diye değil, belki biraz da insanların kalbindeki merhameti ölçmek için... Kapı kapı dolaşmışlar, "Açız, susuzuz, bir kap yemek verir misiniz?" demişler. Ama o zamanın kibirli insanları, kapılarını yüzlerine çarpmış, onları bir dilenci sanıp kovmuşlar.

En sonunda Philemon ve Baukis'in o küçük, boynu bükük kulübesine varmışlar. Kapı açılır açılmaz, o yaşlı çift misafirlerini öyle bir içtenlikle içeri almışlar ki! Baukis, ocaktaki külleri eşeleyip ateşi harlamış, Philemon bahçeden kopardığı son lahanayı getirmiş. Tanrılar, onların bu samimiyetini görünce şaşkınlıklarını gizleyememişler. Sofraya zeytinler, turplar, taze yumurtalar gelmiş. Philemon testiden şarap doldurdukça, testinin içindeki şarabın asla bitmediğini, aksine çoğaldığını görmüşler. İşte o an, karşısındakilerin basit birer yolcu değil, yüce gökyüzü sakinleri olduğunu anlamışlar. Ellerini kavuşturup "Bizi bağışlayın, sunacak daha iyi bir soframız yok!" diye boyun bükmüşler.

Zeus gülümsemiş. O gece, kulübenin etrafındaki her yer sular altında kalmış, ama o iki güzel insanın evi, mermer sütunlu bir tapınağa dönüşmüş. Zeus, "Dileyin benden ne dilerseniz!" dediğinde, Philemon ve Baukis birbirlerine bakıp şöyle demişler: "Tanrım, biz bunca ömür bir yastıkta kocadık. Öyle bir vakit gelsin ki, birimiz diğerinin ölümünü görmesin; birimiz önce gidip de diğerinin yasını tutmasın. Son nefesimizi beraber verelim."

Yıllar geçmiş, bir gün tapınağın önünde yine yan yana otururlarken, Philemon'un ayaklarının toprağa kök saldığını, Baukis'in omuzlarından yaprakların filizlendiğini görmüşler. Korkmamışlar; aksine birbirlerine sarılmışlar. Kollarından dallar çıkmış, gövdeleri ağaç kabuğuna bürünmüş. Biri ıhlamur, biri çınar olmuş ve birbirlerine öyle bir kenetlenmişler ki, rüzgar ne zaman esse, dalları birbirine sürtünüp sanki fısıltıyla o eski günlerden, sevgiden bahsedermiş.

Eğer Bergama taraflarına yolunuz düşerse, göğe yükselen o ağaca iyi bakın çocuklar. Belki bir dalın ötekine "Seni seviyorum" dediğini duyarsınız; rüzgarın sesine karışan o tatlı fısıltıda, Philemon ve Baukis’in birbirini hiç bırakmayan ellerini hissedersiniz. Şimdi, biraz daha şarap –hayır, hayır, sadece birazcık– ve huzurla uyku vaktidir. Yarın yine gelin, size başka hikayeler de anlatırım.

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi