Gelin şöyle yanıma, biraz sokulun bakalım. Ateşin çıtırtısı size de huzur veriyor, değil mi? Bugün size Bergama’nın bereketli topraklarından, yaşlı bir çınarın gölgesinde fısıldanan bir masal anlatacağım. Hani o ağaç vardır ya; gövdesi tek bir kökten çıkar ama bir yanı ıhlamur kokar, bir yanı çınar gibi hışıldar... İşte o ağaç, sadece bir ağaç değil, iki güzel kalbin ebedi hatırasıdır.
Vaktiyle, Philemon ve Baukis adında, yüzleri zamanın çizgileriyle haritalanmış ama gözleri ilk günkü gibi parlayan, yaşlı mı yaşlı bir karı-koca yaşarmış. Kulübeleri yoksulmuş, tencereleri çoğu zaman boş kalırmış ama evlerinin içindeki sevgi, en zengin saraylarda bile bulunmazmış. Onlar için mutluluk, bir parça ekmeği bölüşmek ve gün batımında yan yana oturup rüzgarı dinlemekmiş.
Derken bir gün, gökyüzü sakinlerinin en büyüğü Zeus ve zekasıyla meşhur haberci Hermes, insanların halini hatırını sormak için yeryüzüne inmeye karar vermişler. Kılıklarını değiştirip eski püskü kıyafetler giymişler; hani tanınmasınlar diye değil, belki biraz da insanların kalbindeki merhameti ölçmek için... Kapı kapı dolaşmışlar, "Açız, susuzuz, bir kap yemek verir misiniz?" demişler. Ama o zamanın kibirli insanları, kapılarını yüzlerine çarpmış, onları bir dilenci sanıp kovmuşlar.
En sonunda Philemon ve Baukis'in o küçük, boynu bükük kulübesine varmışlar. Kapı açılır açılmaz, o yaşlı çift misafirlerini öyle bir içtenlikle içeri almışlar ki! Baukis, ocaktaki külleri eşeleyip ateşi harlamış, Philemon bahçeden kopardığı son lahanayı getirmiş. Tanrılar, onların bu samimiyetini görünce şaşkınlıklarını gizleyememişler. Sofraya zeytinler, turplar, taze yumurtalar gelmiş. Philemon testiden şarap doldurdukça, testinin içindeki şarabın asla bitmediğini, aksine çoğaldığını görmüşler. İşte o an, karşısındakilerin basit birer yolcu değil, yüce gökyüzü sakinleri olduğunu anlamışlar. Ellerini kavuşturup "Bizi bağışlayın, sunacak daha iyi bir soframız yok!" diye boyun bükmüşler.
Zeus gülümsemiş. O gece, kulübenin etrafındaki her yer sular altında kalmış, ama o iki güzel insanın evi, mermer sütunlu bir tapınağa dönüşmüş. Zeus, "Dileyin benden ne dilerseniz!" dediğinde, Philemon ve Baukis birbirlerine bakıp şöyle demişler: "Tanrım, biz bunca ömür bir yastıkta kocadık. Öyle bir vakit gelsin ki, birimiz diğerinin ölümünü görmesin; birimiz önce gidip de diğerinin yasını tutmasın. Son nefesimizi beraber verelim."
Yıllar geçmiş, bir gün tapınağın önünde yine yan yana otururlarken, Philemon'un ayaklarının toprağa kök saldığını, Baukis'in omuzlarından yaprakların filizlendiğini görmüşler. Korkmamışlar; aksine birbirlerine sarılmışlar. Kollarından dallar çıkmış, gövdeleri ağaç kabuğuna bürünmüş. Biri ıhlamur, biri çınar olmuş ve birbirlerine öyle bir kenetlenmişler ki, rüzgar ne zaman esse, dalları birbirine sürtünüp sanki fısıltıyla o eski günlerden, sevgiden bahsedermiş.
Eğer Bergama taraflarına yolunuz düşerse, göğe yükselen o ağaca iyi bakın çocuklar. Belki bir dalın ötekine "Seni seviyorum" dediğini duyarsınız; rüzgarın sesine karışan o tatlı fısıltıda, Philemon ve Baukis’in birbirini hiç bırakmayan ellerini hissedersiniz. Şimdi, biraz daha şarap –hayır, hayır, sadece birazcık– ve huzurla uyku vaktidir. Yarın yine gelin, size başka hikayeler de anlatırım.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar sana kralların görkeminden, tanrıların altın tahtlarından bahsederken, aslında o parlak zırhların altında çürüyen vicdanları gizlerler. Sen, benim gümüş saçlı yoldaşım, gel otur yanıma. Olympos'un tepesinden aşağıya, o kibirli bakışlara inat, toprağın ve emeğin kokusunu taşıyan bir hikaye fısıldayayım sana.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler: Philemon ve Baukis
Zamanın tozlu sayfalarında, Frigya ovasının yoksul bir köşesinde Philemon ve Baukis adında iki ihtiyar yaşardı. Krallar, şehirleri yağmalayıp kendi anıtlarını dikerken; bu iki güzel ruh, kendi küçük dünyalarının efendisiydi. Zeus ve Hermes, gökyüzünün o yüksek ve soğuk koltuklarından aşağıya, yeryüzüne indiklerinde ne gördüler biliyor musun? Yoksulun kapısını yüzüne kapatan o "önemli" adamları... Güç sahipleri, kendilerinden farklı olanı, yoksul olanı, "faydasız" olanı kapılarından kovmuştu. Çünkü o dönemde, vicdan da bir statü sembolüydü ve çoğu insanın cebinde o statüye yetecek kadar bozukluk yoktu.
Philemon ile Baukis, o gösterişsiz kulübelerinde, sistemin çarklarına sıkışmamış bir hayat sürüyorlardı. Bir parça ekmek, birazcık yabani nane, tertemiz bir yürek... Tanrılar, şarabın o neşeli ve bilge akışıyla kadehlerini doldururken, testideki mucizeyi gördüler. Aslında o mucize, tanrıların gücü değil, bu iki ihtiyarın paylaşmayı bilen ruhunun ışığıydı. Philemon ve Baukis, hayatın tüm hiyerarşisini reddedip, sadece birbirlerine bağlanmışlardı. Ama gel gör ki, o devrin düzeni yine kendine özgü bir "cezalandırma" getirdi. Zeus şehri sulara gömdüğünde, bu sadece bir yok oluş değil, aynı zamanda o kalpsiz otoritenin yeryüzünden silinmesiydi.
Sana anlatılan o "mükemmel" ödül, aslında hüzünlü bir kaçıştı, güzel ruhum. Onlar tanrıların tapınağında birer gardiyan oldular. Ama asıl gerçek şuydu: Toprak, bu iki insanın saflığını kabul etti. Bedenleri ağaca dönüştüğünde, o dalların birbirine dolanması, kralların emriyle dikilen dikili taşlardan daha güçlü bir isyan değil miydi? Bir çınar ile bir ıhlamur, gökyüzünün altında birbirine sarılarak, insan yapımı yasaların ve o otoriter hırsların ulaşamayacağı bir yere yükseldiler.
Şimdi bir gün Bergama ovasına yolun düşerse, rüzgarın o iki ağacın yaprakları arasında neler fısıldadığını dinle. Sana "itaat et" demeyecekler; "sev, paylaş ve hiçbir kralın senin ruhuna hükmetmesine izin verme" diyecekler. Çünkü gerçek güç, bir başkasının hayatını yönetmek değil, bir başkasının elini tutarken toprağa kök salabilmektir.
Unutma küçük dostum, ağaçlar konuşmaz sanırlar ama onlar aslında kralların sessizliğinden çok daha fazla gerçeği bilirler. Kadehimdeki son damla gibi, hayat da böyledir; bazen sadece bir yudumda tüm evrenin bilgisini taşıyabilirsin.