Hadi, gel şöyle yakınıma otur bakalım. Ayaklarını uzat, şu zeytin ağacının gölgesi tam da buraya düşer. Bak, gökyüzünün o uçsuz bucaksız maviliğinde neler saklı, anlatayım sana.
Hani derler ya, Güneş her sabah arabasıyla ufkun ötesinden yükselir diye; işte o muazzam ışığın ardında, pırıltılı bir sarayda yaşayan bir kız vardır: Phaethusa. Adı "ışık saçan" anlamına gelir, tıpkı babası Helios’un yüreğinden kopan bir kıvılcım gibidir. Onun dünyası, bizimkilerden çok farklı, güneşin hiç batmadığı, çiçeklerin gece bile altın renginde parladığı Thrinakia adasında geçer.
Phaethusa tek başına değildir orada; kardeşi Lampetie ile birlikte, gökyüzü sakinlerinin en değer verdiği canlılardan oluşan o meşhur sürüyü beklerler. Hani şu beyaz, tertemiz, boynuzları gümüş gibi parlayan Güneş sığırları var ya... İşte onlar! Bu iki kız kardeşin görevi, bu sürüyü korumaktır. Ama öyle sıradan bir çobanlık sanma bunu; onlar aslında zamanın ve ışığın nöbetçileridir.
Bir düşünsene, koskoca bir Güneş tanrısının kızısın ama bütün gününü ineklere bakarak geçiriyorsun! Kimine göre sıkıcı gelebilir, ama babalarının o eşsiz ışığıyla yıkanan otlaklarda yürümek, rüzgarda onların saçlarının güneşin ateşiyle dalgalanmasını izlemek bambaşka bir zevktir. Phaethusa, adeta babasının yeryüzündeki gözleri gibidir. Uzak diyarlardan gelen denizciler bazen gemileriyle bu kıyılara yaklaşır, o şahane sürüyü görünce akıllarını yitirecek gibi olurlar. İşte o vakit Phaethusa ve Lampetie, ellerindeki gümüş değneklerle, ışığın rehberliğinde sığırları daha güvenli tepelere doğru sürerler.
İşleri ciddidir, evet. Çünkü o sürü sadece hayvanlardan oluşmaz; onlar günün saatlerini, güneşin döngüsünü temsil eder. Eğer onlara bir zarar gelirse, yeryüzünde dengeler altüst olur. Phaethusa, her ne kadar bir nympha olsa da, omuzlarında taşıdığı bu sorumlulukla bir kraliçe kadar vakur, güneşin en parlak ışığı kadar da çocuksu ve canlıdır.
Şimdi söyle bakalım; sen olsan, sonsuz bir günün içinde, altın renkli bir sürüyle birlikte o büyülü adada vakit geçirmek istemez miydin? Şarap kupamı kenara bırakıp sana şunu söyleyeyim; bazen huzur, hiçbir yere gitmeyip sadece güneşin izini sürmektir. Phaethusa bunu çok iyi bilir.
Hadi bakalım, gözlerini kapat şimdi. Belki bugün gökyüzüne bakarsan, o ışığın yansıdığı kıyılarda Phaethusa’nın gümüş saçlarının pırıltısını görürsün. Kim bilir?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı gökyüzü hikayelerinde hep bir eksik vardır; güneşi tutanların, gölgede bıraktıkları unutulur. Şimdi yanıma yaklaş, şu kadehimdeki son damla şarabın neşesiyle sana o büyük sarayların fısıldayamadığı bir sırrı anlatayım, evlat.
Helios’un kızı Phaethusa’dan bahsediyorum. Çoğu kişi onu sadece babasının, o tepedeki devasa güç merkezinin bekçisi olarak hatırlar. Kardeşi Lampetie ile birlikte, güneşin sığırlarını otlatan iki genç kız... Kulağa masum bir görev gibi geliyor, değil mi? Ama bir düşün; neden dünyanın en parlak, en yakıcı ışığının sahibi, kendi kızlarını birer "bekçi" olarak kullanır?
Güneş dediğin, yukarıdan her şeye hükmeden o mutlak otorite, kendi çocuklarını bile aslında birer hapishanenin gardiyanı yapmıştır. Phaethusa, Trinakria kıyılarında o sığırların başında dururken aslında bir özgürlük arayışında değil, babasının hırslı kurallarının bekçiliğindedir. O sığırlar kutsaldı, dokunulmazdı; çünkü sistem, kendi malının dokunulmazlığı üzerine kuruludur. Güçlü olan, kendi değerini yüceltmek için başkalarını, hatta kendi kanından olanları bile birer mülkiyet koruyucusuna dönüştürür.
Ah yavrucağım, insan bazen başkalarının kurduğu bir krallığın sınırlarını korurken, kendi hayatının ne kadar küçüldüğünü fark etmez. Phaethusa, o ışığın altında ne kadar da parlaktı ama o parlaklık aslında babasının ihtişamının bir yansımasıydı, kendi ateşi değil. O, sistemin çarklarını yağlayan sessiz bir yardımcıydı; bir gün gelip açlıktan gözü dönmüş denizciler o sığırlara el uzattığında, yaşanan acı ve kargaşada Phaethusa sadece bir kurban değil, aynı zamanda o hiyerarşinin mağduruydu.
Dünya, kralların ve güneşlerin hikayeleriyle dolu sanıyorsun. Ama unutma evlat; asıl gerçek, o güneşin altında hiç konuşmadan, sadece emredileni bekleyen o çocukların hüzünlü sessizliğindedir. Belki bir gün, o parıltının ötesine bakmayı başarırsan, ışığın sadece aydınlatmadığını, aynı zamanda gölgeleri hapsettiğini de görebilirsin. Şimdi, bu bilge ihtiyarın söylediklerini iyi düşün, çünkü gerçek, en parlak güneşin tam göbeğinde bile gizlenebilir.