Yaklaşın çocuklar, şöyle diz kırıp oturun bakalım. Ateşin çıtırtısı size de huzur veriyor mu? Bugün size, parıltısı güneşten bile daha parlak, ama aklı bir karış havada bir delikanlının, Phaethon’un hikayesini anlatacağım.
Phaethon’un annesi Klymene, ona babasının bizzat güneşin kendisi, yani yüce Helios olduğunu söylemişti. "Hadi oradan!" demişler ona, "Sen ancak bir ölümlüsün." Ama Phaethon, adı "pırıldayan" anlamına gelen bu genç çocuk, buna inanmak istiyordu. Bir gün, güneşin o altın sarayını bulmaya karar verdi. Yol boyu yürüdü, yıldızların tozunu çiğnedi ve sonunda o göz kamaştırıcı sarayın merdivenlerine ulaştı.
İçerisi o kadar ışıl ışıldı ki, Helios tahtında otururken Phaethon gözlerini ancak kısarak bakabildi. Helios, bu cılız ama kararlı gencin annesini hemen tanıdı. "Oğlum," dedi babası, "doğru duymuşsun. Ben senin babanım. İnanmıyorsan bir dilek dile, yeraltı dünyasının karanlık sularına, o kutsal Styks ırmağına yemin ederim; dileğin ne olursa olsun gerçekleşecek."
İşte orada hata yaptı işte. Phaethon’un aklında tek bir şey vardı: Babasının her sabah okyanustan çıkarıp gökyüzüne sürdüğü o devasa, alev saçan altın arabayı kullanmak!
Helios’un yüzü bir an bulutlandı, tacındaki ışıklar sönükleşti. "Ah evlat," dedi, "sen bir ölümlüsün, benim gücüm sana ağır gelir. Gökyüzü sakinleri bile o atları dizginlemekte zorlanır. Yollar diktir, atlar çılgındır; yukarıda Aslanlar, Akrepler seni bekler. Vazgeç bu sevdadan, başka bir şey iste."
Ama Phaethon kafasına koymuştu bir kere. "Söz verdin baba, unutma!" dedi. Ve ne yazık ki, tanrıların yemininden dönmesi mümkün değildir.
Güneşin arabası kapıya getirildiğinde, atların burnundan soluyan ateş rüzgarı sarayı bile sarsıyordu. Phaethon dizginlere uzandı, araba şahlanıp gökyüzüne fırladı. İlk başta her şey bir oyun gibiydi. Ancak atlar, arabada oturanın Helios olmadığını, ellerin titrediğini hemen anladılar. Bir sağa kırdılar, bir sola... Phaethon dehşet içinde dizginleri bıraktı. Araba gökyüzünde bir sarhoş gibi yalpalamaya, yeryüzüne iyice yaklaşmaya başladı.
O gün dünya bir cehenneme döndü çocuklar. Dağlar tutuştu, nehirler buharlaştı, toprak çatlayıp yarıldı. Gökyüzünün tepesindeki o büyük düzen, acemi bir gencin ellerinde un ufak oluyordu.
Yukarıdan her şeyi seyreden tanrılar tanrısı Zeus, işin çığırından çıktığını görünce hiç tereddüt etmedi. Bir yıldırımı kaptığı gibi Phaethon’un tam kalbine gönderdi. Genç çocuk, bir yıldız kayması gibi Eridanos ırmağının sularına gömüldü.
Sular onun ateşini söndürdü belki ama geride kalanları keder boğdu. Kız kardeşleri mezarının başında o kadar çok ağladılar, o kadar çok gözyaşı döktüler ki, sonunda kök salıp birer kavak ağacına dönüştüler. O günden beri, Eridanos kıyısında ne zaman bir yel esse, o ağaçların yaprakları Phaethon’un yasını tutar gibi hüzünle titrer.
Ne dersiniz çocuklar? Bazen hırs, insanın kendi güneşinde bile yanmasına sebep olabiliyor. Hadi, şimdi şu şarap kadehimden bir yudum alayım da, siz de biraz düşünün; hayatın dengesini bulmak, gökyüzünde at koşturmaktan daha kıymetli değil midir?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar hep gökyüzüne bakıp parıldayan o görkemli arabayı görürler, ama o arabanın dizginlerini elinde tutanların kibrini hiç konuşmazlar. Bir köşede oturup biraz neşeyle üzümü ezerek hayatı izlediğinde, kralların ve tanrıların "doğru" dediği her şeyin aslında nasıl bir toz bulutuna dönüştüğünü görebiliyorsun.
Phaethon... Ah benim küçük, ateşli çocuğum. Kimi tarihçiler onun Helios ve Klymene’nin oğlu olduğunu söyler, kimileri ise daha farklı bir köken yakıştırır. Ama aslolan şu: O, büyük bir "kutsal" yalanın gölgesinde büyüyen bir gençti. Herkesin hayranlıkla baktığı o Güneş sarayı, aslında sadece parıltıdan ibaret, soğuk ve erişilmez bir hapishaneydi. Tanrılar dünyasında "baba" olmak, rehberlik etmek demek değildir; genelde bir güç gösterisidir.
Phaethon, babası Helios’un yanına gittiğinde aslında bir baba arıyordu, bir onay, bir sıcaklık... Ama Helios, kendi kutsal yeminlerinin ve kibrinin tutsağıydı. Kendi gücünü kanıtlamak için, ölümlü olan oğluna, tanrıların bile zor taşıdığı o devasa sorumluluğu, o ışıklı arabayı bahşetti. Bir düşün yolcu; bir yetişkin, bir çocuğa en tehlikeli oyuncağını, sırf "yemin ettim" demek uğruna teslim eder mi? İşte bu, gökyüzünün efendilerinin o soğuk mantığıdır. Sorumluluğu çocuğa yükleyip, felaket geldiğinde ise kendilerini aklamayı çok iyi bilirler.
Phaethon o dizginleri eline aldığında, azgın atlar onun acemiliğini değil, sistemin onu içine attığı boşluğu hissettiler. Gökyüzündeki Aslan, Akrep ve Yengeç; o "korkunç yaratıklar" aslında yukarının katı düzenini temsil ediyordu. Genç adam arabayı kontrol edemeyince yeryüzü kavruldu, nehirler kurudu. Peki, Zeus ne yaptı? O meşhur yıldırımını savurdu. Bir genci kurtarmak yerine, "düzen" bozulmasın diye onu yok etmeyi seçti. Otorite her zaman, kendi yarattığı kaosun bedelini en zayıf olana ödetir.
Phaethon Eridanos’un soğuk sularına düştüğünde, arkasında sadece yanmış bir toprak ve yas tutan kız kardeşler kaldı. O ağaçlara dönüşen kız kardeşlerin hüzünlü hışırtısını duyuyor musun? Sistem, kendi hatasını gizlemek için hatıraları bile taşa veya ağaca çevirip susturmaya çalışır. Phaethon bir kahraman değildi, bir kurban da değildi; o sadece, devlerin oyununda kendini kanıtlamaya çalışan bir insandı.
Sana fısıldadığım bu sırrı unutma güzel kardeşim; gökyüzünde parlayan her ışık, aslında birilerinin sessizce düşüşünün üzerinde yükselir. Kralların, tanrıların veya güçlülerin sana "yapabilirsin" dediği her şey, bazen seni uçurumun kenarına itmek için bir tuzaktır. Kendi dizginlerini kimseye teslim etme, olur mu? Şarabın tadı bile, kendi kararınla bardağa konduğunda güzeldir.