Bir zamanlar, güneşin pırıl pırıl parladığı, çiçeklerin birbirine gülümsediği uçsuz bucaksız bir çayır varmış. Bu çayırda Persephone adında, gülücükleri kuşların şarkılarına karışan dünya tatlısı bir kız yaşarmış. Annesi Demeter ise doğanın, toprağın ve tüm o güzel başakların koruyucusu, gökyüzünün sevgi dolu bir dostuymuş.
Persephone bir gün arkadaşlarıyla çiçek toplarken, yerin derinliklerinden gelen gizemli bir esintiyle irkilmiş. Yer altının derin, sessiz ve biraz da merak uyandırıcı dünyasının hükümdarı Hades, bu güzel kızı görmüş ve onu kendi ülkesine, yani yeraltı bahçelerine davet etmiş. Aslında onu kaçırmış desek daha doğru olur, küçüğüm. Persephone aşağıya indiğinde, o karanlık ama bir o kadar da meraklı dünyanın kraliçesi olmuş.
Annesi Demeter, kızının yokluğuna o kadar üzülmüş ki, dünyadaki tüm çiçekler başını eğmiş, ekinler büyümeyi bırakmış ve her yer bembeyaz bir hüzne bürünmüş. İşte kış dediğimiz o soğuk zamanlar, tam da o günlerde başlamış.
Sonra bir anlaşma yapmışlar. Persephone, yılın bir kısmını gökyüzünün ışığı altında, annesinin yanında geçirecekmiş; diğer kısmını ise yerin altında, Hades'in yanında. O, yeraltından yukarı her çıktığında, yeryüzü yeniden canlanırmış; çiçekler açar, ağaçlar meyveye durur, sanki bir kadeh taze üzüm suyu içmiş gibi neşeyle dolarmış. İşte doğanın o meşhur döngüsü, bu güzel kızın gidip gelmesiyle masalsı bir oyuna dönüşmüş. O yukarıdayken biz güneşe kavuşuruz, o aşağıdayken doğa biraz dinlenip uykuya dalar.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var...
Hani şu yeryüzünde çiçeklerin açışını, başakların altın gibi parlayışını anlatan masalları bilirsin, değil mi? Herkes Persephone’nin sadece bir kurban, bir "genç kız" (o meşhur Kore adıyla) olduğunu söyler. Ama gel, biz bugün o yüksek tahtlarda oturanların bize anlatmadığı gerçeğin tozunu alalım.
Persephone, gökyüzünün en güçlülerinden Demeter’in kızıydı. Ama biliyor musun? O, "Güçlülerin" oyun alanında sadece bir piyondu. Babası Zeus, kendi hırsı ve otoritesi uğruna, kızını yeraltının soğuk efendisi Hades’e bir anlaşma aracı olarak verdi. Sanki Persephone bir çiçek değilmiş de, bir tarladaki buğday tanesiymiş gibi pazarlık masasına koydular onu.
Karanlığın kalbine çekilen, aslında özgürlüğü arıyordu.
Derler ki Hades onu kaçırdı, yerin yedi kat altına hapsetti. Ama sessizlerin sesini duymak gerekir: O karanlıkta Persephone, sadece bir tutsak mıydı yoksa yerin altındaki o uçsuz bucaksız sessizliği kendi krallığı mı yapmıştı? Nar tanelerini tadarken, aslında o otoriteye "artık sizin istediğiniz çiçek değil, kendi gerçeğimin tanrıçasıyım" diyordu.
Yukarıda annesi Demeter, kızını geri almak için dünyayı kışa mahkum etti. Gökyüzü sakinleri, kendi çıkarları uğruna yeryüzünü soğukla cezalandırmaktan çekinmediler. Kimse "Persephone ne istiyor?" diye sormadı. Onlar için Persephone sadece bir eşya, yerle gök arasında gidip gelen bir elçiydi.
Unutma; bazen en derin kış, insanın kendi özgürlüğünü seçtiği o sessiz anlarda başlar. Şarabın hafif burukluğuyla söyleyebilirim ki; Persephone, yerin altına inerken üzerindeki o altın zincirleri söküp atmıştı. O artık sadece "kız çocuğu" değildi; o, hem toprağın bereketini hem de sessizliğin derin gücünü elinde tutan gerçek bir bilgeydi.
Sessizliğin içindeki fırtınayı duyabiliyor musun? İşte gerçek, tam da o fırtınanın merkezinde saklı.