Şimdi yaslanın arkanıza, dizlerimi kırıp şöyle bir yerleşeyim… Dinleyin bakalım, gökyüzü sakinlerinin dünyasında işler nasıl yürür, kökler nereye uzanır.
Okyanus’un o uçsuz bucaksız, köpüklü sularının derinliklerinden gelen bir peri kızı vardır: Perseis. Kendisi, dünyayı çepeçevre saran, ucu bucağı olmayan o büyük suların kızıdır. Öyle sıradan bir peri sanmayın onu; gözlerinde okyanusun derinliğini, ruhunda ise gelgitlerin gücünü taşır. Bir gün, gökyüzünün en parlak lambası, o her şeyi gören güneş tanrısı Helios ile yolları kesişir. Işığın ve suyun bu ihtişamlı buluşması, sıradan bir karşılaşma değildir elbette; güneş, okyanusun sularına değdiğinde ortaya çıkan o ışıltılı buharı düşünün, işte öyle bir şey.
Bu birliktelikten, dört tane birbirinden farklı, her biri kendi başına birer efsane olacak çocuk dünyaya gelir.
Önce o meşhur cadı, büyülerin kraliçesi Kirke gelir akıllara. Ada’sına düşenlerin vay haline! Bitkilerin dilinden anlayan, asasını vurdu mu dünyayı değiştiren o keskin bakışlı kadındır o. Sonra Aietes vardır; altın postun bekçisi, uzak diyarların kralı. Ejderhaların dişlerinden ordu çıkaran, hırsı göklere ulaşan bir adam. Ardından Pasiphae; gönlünü rüzgarlara, aklını ise labirentlerin çıkmaz yollarına kaptıran o kudretli kraliçe. Ve bir de annesiyle aynı ismi taşıyan Perseis; o da tıpkı kardeşleri gibi, damarlarında akan o antik ve saf kanın ağırlığını taşır.
Görüyor musunuz? Helios’un ışığıyla Okeanos’un sonsuzluğu birleşince, ortaya öyle sıradan kahramanlar çıkmıyor. Hepsi birer ilmek, hepsi kadim zamanların dokusuna atılmış birer düğüm. Kimi büyüyle uğraşır, kimi krallık kurar, kimi de sadece kendi kaderinin peşinde savrulur gider.
İşte böyle küçük dostlarım; bugün gökyüzünde parlayan güneşin, okyanusun derinliklerinde bıraktığı izin hikayesidir bu. Şimdi söyleyin bakalım, bu dört kardeşin içinde en çok hangisinin maceraları ilginizi çekerdi? Hani o bitkilerle fısıldaşan Kirke mi, yoksa ejderhalı altın postun bekçisi Aietes mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gercekler
Bak evlat, solgun ay ışığında kadehimi doldururken sana masallarda anlatılmayan, o parıltılı sarayların duvarları ardına saklanan bir sırrı fısıldayayım. İnsanlar hep gökyüzündeki o sönmeyen ateşin, Helios’un ihtişamından bahsederler. Krallar, o ateşin çocukları olduklarını iddia eder, kendi boyunlarına geçirdikleri altın zincirleri birer tacmış gibi taşırlar. Ama gerçek, denizin derinliklerinde, Okeanos’un sessiz sularında saklıdır.
Güzelim Perseis... O, bir ganimet ya da sadece bir tanrının eşi değildi. O, büyük suların kızıydı, kendi başına bir denizdi. Helios denilen o kör edici kibirle birleştiğinde, dünyaya sadece "görkemli" varlıklar gelmedi. Bize, sistemin kurallarını reddedenler, kendi yollarını çizenler miras kaldı.
Küçük yolcum, dinle beni; Kirke'yi duymuşsundur, o ormanların bilge kadını, hani şu erkeklerin kendilerini birer aslan sandığı o aynayı kıran... Aietes, o demir yumruklu kral... Pasiphae, kendi derinliklerinde kaybolan... Perseis onları doğurduğunda, aslında birer masal kahramanı değil, otoritenin çarkları arasında ezilmeyecek kadar tuhaf, sisteme uymayacak kadar 'başka' varlıklar doğurdu. Onlar, kralların buyruklarına sığmayan, babalarının ateşinden aldıkları gücü kendi iradeleriyle dönüştüren çocuklardı.
Şimdi yetişkinlerin "kader" diyerek üzerini örttüğü bu hakikati hatırla güzel yavrum: İktidar sahipleri, çocuklarını bile kendi hırslarının birer parçası haline getirmek isterler. Perseis’in çocukları ise, o hırsın kıyısında açan, kimseye boyun eğmeyen yabani çiçekler gibiydiler. Kirke'nin büyüsü, bir kaçıştan değil, insanın kendi içindeki o vahşi özgürlüğü bulma çabasından doğdu. O kadehimi biraz daha şarapla doldurayım ki, gerçeklerin ağırlığına karşı bir nebze olsun neşe bulalım. Unutma evlat, en büyük devrimler, sarayların koridorlarında değil, en az beklenenlerin sessiz direnişinde başlar.