Bak evlat, şöyle otur yanıma. Dizlerin biraz titriyor ama geçer, yaşlılık işte... Şimdi sana öyle bir kızdan bahsedeceğim ki, güzelliğiyle dağ taş yerinden oynardı. Adı Pero. Pylos Kralı Neleus ile Khloris’in biricik kızı. Öyle bir kız düşün ki, gülüşü bir bahar sabahı kadar taze, bakışları ise Olympus’un tepelerinden inen ilk ışık kadar parlak.
Pero’nun güzelliğini duyan kim varsa, atına atlayıp babasının sarayına koşuyordu. Ama babası Neleus, kızı konusunda biraz inatçı, biraz da eski toprak bir adamdı. "Benim güzel kızımı almak isteyen, önce elini taşın altına koyacak," deyip duruyordu. Ama nasıl? İphiklos diye bir adam vardı, hani şu meşhur, paha biçilemez sürülerinin bekçiliğini yapan biri. Neleus, "Kim ki bana İphiklos’un o meşhur sürüsünü getirir, işte o zaman Pero’nun kalbini kazanabilir," dedi.
Dışarıdan bakınca imkansız, değil mi? Ama aşk devreye girince, gökyüzü sakinleri bile bazen şaşkınlıkla izler bu fanileri. Bias adında bir genç, Pero’ya öylesine tutulmuştu ki, gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Ama tek başına ne yapabilirdi? Neyse ki, Bias’ın yanında kardeşi Melampos vardı. Melampos dediğin, kuşların dilinden anlayan, doğanın sırlarına vakıf, biraz büyücü, biraz bilge biriydi.
Melampos, kardeşinin bu çaresiz haline kıyamadı. İphiklos’un o inatçı sürülerini çalmak kolay iş değildi; yakalanmak, hatta belki de hayatından olmak vardı. Ama planları tıkır tıkır işledi. Melampos’un zekası ve biraz da o gizemli yetenekleri sayesinde, sürüleri İphiklos’un elinden alıp Pylos’a getirmeyi başardılar.
Neleus, sürüyü kapıda görünce şaşkınlıktan ağzı açık kaldı tabii! Sözünden dönecek değildi ya, nihayet Pero’yu Bias’a vermek zorunda kaldı. Böylece Bias, sevdiği kıza kavuştu; Melampos ise kardeşini mutlu etmenin huzuruyla gülümsedi.
Görüyor musun? Aşk için yapılan yolculuklar bazen bir çoban sürüsüyle başlar, ama sonunda anlatılacak koca bir efsaneye dönüşür. Hayat bazen biraz acı, bazen biraz tatlı bir üzüm suyu gibi; içmesini bilene şifa, bilmeyene baş ağrısıdır. Ama Pero’nun hikayesi? O, tam da tadında bırakılması gereken bir güzellik. Şimdi, hadi bakalım, gözlerini kapat da rüyanda belki o sürüleri görürsün.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların, kahramanların ve altın tahtlarda oturanların cömertliğinden bahsederken, aslında kimlerin kimlerin elinde birer "ödül" gibi tutulduğunu pek söylemezler. Şimdi sana **Pero**’nun hikayesini anlatayım, ama bu bildiğimiz kahramanlık destanlarından değil; bu, bir babanın hırsının ve bir kadının iradesinin sessiz çığlığıdır.
Neleus adında, gücüne güç katmayı seven bir kral vardı. Kızı **Pero** ise, tıpkı güneşin vurduğu dalgalar kadar güzel ve hürdü. Ancak babasının gözünde o bir evlat değil, bir pazarlık konusuydu. Neleus, kızını bir yoldaş olarak değil, bir ganimet gibi sundu: "Kim bana **İphiklos**’un efsanevi sürülerini getirirse, Pero onundur!" dedi.
Ah evlat, duyuyor musun? Bir babanın, kendi kanından olan birini, başkasının malıyla takas etmesi... Bu, o büyük kralların kurduğu sistemin kalbidir: Herkes bir şeyin fiyatıdır, hiç kimse kendi hayatının sahibi değildir. **Pero**’nun ne düşündüğü, kime varmak istediği o dönemde kimin umurundaydı ki?
Neyse ki, **Melampus** gibi incelikli ruhlar vardı da işler başka bir yöne evrildi. Melampus, bu körü körüne güç gösterisine boyun eğmek yerine, **Bias**’a yardım ederek sürüleri kaçırdı. Ama düşün evlat; **Pero**’nun mutluluğu bile bir başka erkeğin becerisine ve çalınmış sürülere endekslenmişti. Özgürlük, ancak bir başka otorite figürünün oyununu bozmakla sağlanabiliyordu.
İnsanlar bu hikayeyi bir "kazanma" öyküsü gibi anlatırlar. Şarap kadehimdeki son damla kadar parlak ve hafif bir neşeyle gülümserim onlara, ama içim hüzünle doludur. Çünkü **Pero**, o sürülerin bedeli ödenene kadar bir kafesteydi. Krallar, "hak etmek" kelimesini severler; bir kadını, bir toprağı ya da bir hayatı hak etmeyi... Oysa hiçbir insan, bir başkasının "hak edeceği" bir nesne değildir.
Şimdi anlıyor musun güzel evlat? Gerçekler, tozlu parşömenlerin arasında gizli değildir; onlar, o parşömenlerin yazılmadığı, kralların sustuğu yerlerde fısıldar. Sen sen ol, kimsenin seni bir "sürüye" veya bir "ödüle" dönüştürmesine izin verme. Çünkü en büyük krallık, kendine ait olabilmektir.