Bak evlat, şöyle kıvrıl şuraya, ateşin çıtırtısını dinle. İnsanlar her zaman bolluktan, altından, gümüşten bahsederler değil mi? Ama hiç "Yoksulluk" ile tanıştın mı? Adı Penia'dır onun. Gökyüzü sakinleri arasında biraz dışlanmış, biraz da herkesin görmezden geldiği o solgun, hırpani ama şaşırtıcı derecede kurnaz figür.
Penia, öyle sanıldığı gibi sadece bir eksiklik değildir; o, çaresizliğin içindeki o tuhaf, huysuz inadın kendisidir. Bir gece, bu dünyadaki en büyük kaynaklardan biri olan, yani o bitmek bilmez kurnazlığı ve yolu temsil eden Poros, Dionysos’un bahçelerinden birinde, biraz fazla içip sızıp kalmış. İşte tam o an, Penia’nın fırsat kolladığı andı.
Bilirsin, yokluk çeken insan bir yolunu bulup o açlığı doyurmak ister. Penia da tam olarak bunu yaptı. Kendine o gece bir şans yarattı, gidip Poros’un yanına kıvrıldı. Belki biraz kurnazca, belki biraz umutsuzca... Ama sonuç ne oldu biliyor musun? O birliktelikten, aşkın ve tutkunun ta kendisi, yani Eros dünyaya geldi.
Şimdi oturup düşün bir bakalım: Aşk dediğin şey, aslında hem Penia’nın o hiç bitmeyen açlığına hem de Poros’un o sınırsız zekasına sahip değil midir? Aşık olan insan biraz fakirdir, çünkü elindekini yetersiz bulur; ama aynı zamanda bir o kadar zekidir, çünkü sevdiğine ulaşmak için binbir türlü yol icat eder.
İşte Penia böyle bir tanrıça. Öyle bir köşeye atıp unutabileceğin, silik biri değil. O olmasa, aşk da olmazdı, çaba da. İnsan bazen biraz yoksun hissetmeli ki, elindekiyle ne kadar büyük şeyler yaratabileceğini fark etsin.
Hadi, şimdi biraz daha ateşin yanına sokul. Bak, kadehimin dibinde kalan son damla gibi, hikayeler de bitince insanın damağında hep biraz daha fazlasının özlemini bırakır. Penia da böyledir işte; insana hep "daha fazlasını" aratan o huzursuz kıvılcımdır.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masalların yaldızlı sayfalarında sana hep zengin kralların, altın kadehlerin ve parıltılı zaferlerin hikayeleri anlatılır, değil mi? Ama o parıltının arkasında, duvarların gölgesinde saklanan bir hakikat var. Okyanusun en derinindeki sessizlik gibi, herkesin görmezden geldiği ama dünyanın çarkını döndüren o kadim tanrıçayı, Penia’yı hiç duydun mu?
Penia, insanların "yoksunluk" dediği o sızının ete kemiğe bürünmüş halidir. Sarayların kapısına dayanmaktan korkan, oysa her sarayın temelini inşa eden o unutulmuş bilge. Büyükler, krallar ve sistemin efendileri onu bir utanç gibi saklar. Çünkü Penia olduğu sürece, o kibirli "Poros"lar, yani "bolluk ve imkan" sahipleri, ellerindekinin değerini anladıklarını sanırlar. Oysa gerçek, soğuk bir kış gecesinde saklıdır.
Dinle güzel evladım, yaşlı gözlerim çok kış gördü; Penia, bir gece o kibirli Poros'un sarhoşluğundan ve kibrinden faydalanarak ona yaklaştı. Herkes bunun basit bir birleşme olduğunu sanır ama bu, gücün ve yoksunluğun zorunlu bir dansıydı. O geceden, o derin çaresizlikten ve o kurnaz arzudan Eros doğdu. Yani aşk...
Şimdi anlıyor musun? Aşk, sadece çiçekler ve şarkılardan mı ibaret sanıyordun? Hayır, sevgili gözbebeğim; aşk, Penia’nın o bitmek bilmeyen arayışıyla, Poros’un o tatmin olmaz açgözlülüğünün çocuğudur. İnsanlar birine "aşık" olduklarında aslında bir şeyi eksik hissederler, tıpkı Penia gibi. İşte bu yüzden aşk, kralların buyruklarına sığmaz, sınır tanımaz ve dünyayı yerinden oynatır. Çünkü o, sistemin kurallarıyla değil, ruhun o kadim, saf açlığıyla doğmuştur.
Dünya sana "sahip olursan mutlu olursun" diye fısıldayacak, ey genç ruh. Ama Penia’nın sessizliğini duyabiliyorsan, gerçek özgürlüğün bir şeye sahip olmakta değil, o eksikliği onurla taşımakta olduğunu da anlarsın. Kralların sofrasına değil, o boşluğun içindeki ışığa bak. Bazen en büyük hazineler, kimsenin sahip olmak istemediği o "yoksunluk" dediğimiz yerdedir. Bir yudum neşeli bir şarap gibi, bu bilgi de boğazından yavaşça geçsin; çünkü dünya, senin gibi sorgulayan bir zihinle ancak güzelleşir.