Gel bakalım küçük dostum, şuraya minderine kurul. Ateşin çıtırtısı bazen eski günlerin ne kadar karmaşık ve biraz da hüzünlü olduğunu fısıldar, duyar mısın? Bugün sana Pelopeia'dan bahsedeyim. Adı kulağa ne kadar naif geliyor değil mi? Ama kaderin ağları, o ağları örenlerin bazen gözünü bağlar.
Pelopeia, talihsiz Thyestes’in kızıydı. Sarayların ışıltısı, kralların görkemli sofralarıyla büyüdü ama Atreus ve Thyestes hanedanının üzerine çöken o ağır gölge, ne yazık ki onun da üzerine sindi. Hani bazen gökyüzü sakinleri insanoğlunun yazgısıyla oynamayı sever ya, işte Pelopeia da kendini, ne olduğunu hiç bilmediği karanlık bir düğümün ortasında buldu.
Bir gece... Ayın bile bulutların ardına saklandığı, kaderin kör bir kuyudan farksız olduğu o gecede, Pelopeia kendi babasıyla karşılaştı ama ikisi de kimin kim olduğunu bilmiyordu. Karanlığın içinde birbirlerini tanıyamadılar. O talihsiz geceden dünyaya, ismi tarihe kara harflerle kazınacak olan Aigisthos geldi.
Düşünsene, hayat bazen nasıl da dolambaçlı yollardan geçiyor! Pelopeia, daha sonra Atreus ile evlendi. Yani, babasının en büyük düşmanının eşi oldu. Bu, Pelops soyunun üzerinde gezinen o meşhur, o hiç bitmeyen ilenmenin bir parçasıydı. Bir yanda suç, bir yanda ceza; biri biterken diğeri başlar, sanki hiç sonu gelmeyen bir düğüm gibi.
O günleri anımsadığımda, bazen kadehimdeki o güzelim içkiden bir yudum alıp düşünüyorum: İnsan, kendi yazgısının ne kadarını seçer? Pelopeia, bu oyunun sadece bir parçası mıydı, yoksa fırtınada savrulan bir yaprak mı? O, hanedanının karanlık sularına düşen masum bir taş gibiydi; düştüğü yer duruldu ama halkalar yüzyıllarca yayıldı.
İşte böyle küçük dostum. Hayat her zaman neşeli şarkılar ve şenliklerden ibaret değil; bazen böyle sisli, karmaşık ve biraz da ürpertici hikayeler de anlatılır ki biz ihtiyarlar ne kadar az şey bildiğimizi hatırlayalım. Şimdi, başka bir hikaye mi istersin, yoksa bu kadarı bugünlük zihnini yormaya yetti mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, dizlerimin dibine otur da anlatayım; masallarda kralların zaferlerini, altın sarayların parıltısını anlatırlar ama o parıltının arkasında saklanan tozlu, karanlık kuytuları kimse göstermez. Sana bugün, Pelopeia’nın hikayesini anlatacağım. Ama sakın unutma, tarih dediğin şey, güçlülerin kendi hatalarını örtmek için dokuduğu bir kumaştır.
Pelopeia... O, babası Thyestes’in ve hırslı kralların yönettiği bir dünyada, bir piyon gibi oradan oraya savrulan bir kadındı. Biliyorsun, yetişkinlerin dünyası çoğu zaman ne kadar karmaşıktır, değil mi evlat? Kendi hırslarıyla boğulan krallar, bazen bir kızı kendi taht kavgalarının tam ortasına atıverirler. Pelopeia, ne olduğunu bile anlamadan, o büyük, o uğursuz soyun lanetli döngüsüne hapsedildi. Babasıyla karşılaştığında, kaderin cilvesi mi demeli yoksa sistemin zalim bir şakası mı? Bilmeden birleştiği o adamdan, yani Aigisthos’tan gebe kaldığında, aslında bir insanın nasıl da sistemin kurbanı edildiğini izledik.
Sonra ne mi oldu? Onu, sanki bir eşya gibi Atreus’a verdiler. Pelopeia, o devasa kralın sarayında sessiz bir gölge oldu. Krallar, sanki hayatlar üzerinde mutlak hakları varmış gibi davranırlar; ancak unutma güzel çocuğum, hiçbir kral, o sarayların temeline gömülen hüzünlerin ve dökülen gözyaşlarının hesabını veremez. Pelops oğullarının hikayesi, aslında otoritenin kendini korumak için nasıl da kendi çocuklarını bile kurban ettiğinin bir ispatıdır.
Pelopeia’nın hikayesi acıdır, evet. Belki o kanlı saray koridorlarında, bir kadeh dolusu nese dolu şarabın bile dindiremeyeceği bir kederle yaşadı. Ama o, bir kurban olarak başladığı bu yolda, aslında o koca sistemin ne kadar çürük olduğunu kendi trajedisiyle haykırdı.
Şimdi anlıyor musun? Krallar, kendilerini kusursuz kahramanlar olarak sunarlar ama gerçek, Pelopeia gibi isimlerin sessiz çığlıklarında saklıdır. Kimin kime hükmettiği değil, kimin kimi hırsları uğruna ezip geçtiği önemlidir. Sen sen ol, büyüdüğünde birilerine "efendi" denildiğinde, önce onların sessizleştirdiği o insanların gözlerine bakmayı öğren. Gerçek, o gözlerdeki hikayelerdedir.