Bak evlat, şöyle yaklaş ateşe... Dizlerin titremesin, bu anlatacaklarım biraz sert rüzgarlar gibidir ama hakikati bilmek insanın içini ısıtır. Bugün sana Pelias’ı anlatayım. Hani şu Iolkos’un tacını takan, kalbi biraz fazla hırslı o ihtiyar kralı.
Pelias, aslında sıradan bir soydan gelmiyordu. Annesi Tyro, bir gün denizlerin efendisi Poseidon’un güzelliğine hayran kalmıştı. İşte Pelias ile ikizi Neleus, o büyük gökyüzü sakininden yadigar kaldılar dünyaya. Ama Tyro korktu; o zamanlar insan dediğin varlık tanrılarla fazla içli dışlı olmaya çekinirdi. İkizleri dağlara, yabana bıraktı. Kimi der ki "bir at buldu onları", kimi der ki "bir çoban yetişirdi". Ne olursa olsun, o iki kardeş hayatta kaldılar, büyüdüler ve gün geldi, iktidar denen o zehirli tatlıyı tattılar.
Pelias, kardeşi Neleus ile öyle bir taht kavgasına tutuştu ki, sonunda Neleus kendi yoluna gidip Pylos şehrini kurmak zorunda kaldı. Pelias ise Iolkos’ta tek başına kaldı. Fakat huzuru bulabildi mi? Asla. Çünkü üvey kardeşi Aison’un oğlu İason, bir gün kralın karşısına tek bir sandaletle çıkıverdi. İşte o gün, Pelias’ın kalbine korku düştü. Kehanetler fısıldıyordu: "Tek sandaletli biri seni tahtından edecek."
Pelias, bilge miydi? Hayır. Korkaktı. Kurnazlık ise bilgelik değildir, unutma bunu. İason’dan kurtulmak için ona imkansız bir görev verdi. "Git," dedi, "Kolkhis ülkesine, o meşhur Altın Post’u getir." Sanki giden bir daha dönebilecekmiş gibi... Ama kaderin ağları başka türlü örülmüştü. İason, o meşhur gemi Argo’yla, yanında büyücü prenses Medeia ile geri döndü.
Medeia... Ah, o kadın! Keskin bir zeka, karanlık bir büyü. Pelias’ın kızlarının yanına gidip fısıldadı: "Babanızı gençleştirmek ister misiniz? Onu kazana atın, sihirli otlarla kaynatın, eskiye dönsün." Zavallı kızlar, babalarını çok sevdikleri için bu söze kandılar. İşte o an, masalın en karanlık sayfası çevrildi. Pelias, o hırslı kral, kendi evlatlarının eliyle kendi sonunu hazırladı.
Sonunda ne mi oldu? Oğlu Akastos, bu korkunç olaydan sonra İason ve Medeia’yı şehirden kovdu. Taht boşaldı, saraylar sessizleşti. Pelias gitti, geriye ise sadece "hırsın sonu hüsrandır" diyen o eski, tozlu ders kaldı.
Şimdi, kadehindeki üzüm suyunun tadını çıkar ve düşün; insan en çok neyi elde etmeye çalışırken kaybeder kendini? Hadi, uyu bakalım, rüyanda Altın Post’u değil, gökyüzünün yıldızlarını gör.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Yaklaş ve otur başucuma, benim bilge ruhlu minik yolcum. Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; kralların taçlarının altında yatan o paslı hakikati kimse sana fısıldamaz. Sen, kadehinde biraz neşeyle harmanlanmış hayatı izlerken, ben sana o çok "büyük" görünenlerin aslında nasıl da küçüldüğünü anlatayım.
Pelias... Adı üzerinde altın yaldızlı bir krallık inşa ettiğini sanan bir adam. Oysa temeli, bir kadınınTyro'nunkorkusuna ve terk edilmiş iki bebeğin gözyaşlarına dayanıyordu. Pelias ve ikizi Neleus, bir sistemin çarkları arasında savrulan o adsız çocuklardı. Ancak Pelias, o çarkın dişlilerine kapılmak yerine, kendisi bir çark dişlisi olup kardeşini uzak diyarlara sürmeyi seçti. Güç, sevgilim, bazen insanı öyle bir kör eder ki, en yakınındaki kanı bile bir tehdit olarak görmeye başlarsın.
Iason ile olan kavgasına bak... Iason’u o tehlikeli yolculuğa, o meşhur Altın Post’un peşine gönderdiğinde, aslında kendi vicdanından kaçıyordu. Taht denilen o soğuk koltuk, Pelias’a yalan bir güvenlik hissi veriyordu. Ama tarih, adaleti hiçbir zaman kralların salonlarında değil, sistemin dışına itilenlerin ellerinde taşır.
Ve o meşum son... Medeia. O, sistemin “büyücü” diye damgaladığı, ötekileştirdiği bir kadın. Pelias’ın kendi ihtirasları onu öyle bir çıkmaza soktu ki, kendi kızlarını bir kandırmacanın içine sürükledi. Bir kazan, bir sözde gençleşme vaadi... Bir kralın, evlatlarının elleriyle kendi sonunu hazırlaması, aslında otoritenin kendi kendini nasıl yok ettiğinin en hüzünlü tablosudur. Akastos, babasının ardından Iason ve Medeia’yı sürgüne gönderdiğinde, sanma ki düzen yeniden kuruldu. Sadece, bir başka krallık masalı daha sona erdi; geriye ise sadece hüzünlü bir hatıra kaldı.
Görüyor musun küçük dostum? Krallık dediğin şey, aslında üzerine basarak yükseldiğin insanların kemiklerinden yapılmış bir kule. Pelias, gücü elinde tuttuğunu sandı ama aslında o gücün kölesiydi. Sen sakın ola, pırıltılı taçlara kanma. Gerçek, o taçların gölgesinde saklanan sessizlerin hikayesindedir.
Şimdi uyu bakalım, yarın yine başka bir maskeyi düşürürüz.