Bakın hele, etrafıma toplanın bakalım ufaklıklar! Bugün size güneşin henüz dünyayı tam ısıtmadığı, toprakların daha yeni yeni şekil aldığı o sisli, kadim zamanlardan bahsedeceğim. Hani şu bizim toprakların, daha insan ayak izleriyle dolmadan çok öncesinin hikayesi...
Şimdi anlatacağım kişi Pelasgos. "Kim bu?" diye sormayın hemen, o bu toprakların en eski, en köklü ağacının ilk filizi gibidir. Adına Pelasgoi derler, yani "deniz kadar eski halk" diyebiliriz. Pelasgos işte bu koca soyun, o ilk ataların başıdır.
Söylenceye göre, gökyüzü sakinlerinin en kudretlisi olan Zeus, hani o şimşeklerini elinde bir oyuncak gibi evirip çeviren baş tanrı var ya, işte o Zeus ile Niobe’nin oğlu derler ona. Niobe ismi kafanızı karıştırmasın, hani şu Zeus’un sevdalandığı diğer Niobe’lerden bahsediyoruz, mevzular biraz karışıktır, tanrıların işleri işte, bazen insan aklı tam ermez!
Pelasgos, tıpkı toprağın bağrından fışkıran bir çınar gibi sağlam, rüzgar gibi hür bir adamdı. O vakitler dünyada şehirler yok, devasa sütunlu tapınaklar yükselmemişti henüz. İnsanlar daha yeni öğreniyordu bir ağacın gölgesine sığınmayı, akarsuyun kenarına kulübe kurmayı. Pelasgos da işte o vakitlerde, toprağa "Burası bizim yuvamız olsun" diyen ilk bilgeydi.
Sanki toprağın kendisinden doğmuş gibiydi; bir ayağı bereketli tarlalarda, diğer ayağı ise o masmavi Ege'nin köpüklü sularındaydı. İşte bugün bastığınız bu toprakların, üzerinde koşturduğunuz bu dağların isimsiz kahramanıdır o. İnsanlar ona baktığında sadece bir adam görmezdi, koca bir soyun, koca bir tarihin başlangıcını görürlerdi.
Hadi, şimdi şu zeytin ağacının gölgesinde biraz soluklanalım. Pelasgos ve halkı o günden bu yana toprağın dilini çözdü, bize de bu güzelim toprakları miras bıraktı. Kadehimi, bu kadim hikayelerin hatırına havaya kaldırıyorum; azıcık neşe, biraz da geçmişin tozlu hatıraları her daim zihni taze tutar, değil mi küçük dostlarım?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; kulağını yaklaş, rüzgarın fısıltısına dikkat kesil. Hepsi sana gökyüzündeki tanrıların altın tahtlarından, zaferle dolu destanlardan bahseder değil mi? Oysa toprak, o üzerine bastığın toprak, aslında unutulmuş binlerce hikayenin mezarıdır.
Pelasgos adını hiç duydun mu, güzel yavrum? Sana "ilklerin atası" derler, en eski soyun, Pelasgoi halkının kökeni diye anlatırlar. Gökyüzünün efendisi Zeus’un, Niobe ile olan birlikteliğinden doğduğu söylenir; kulağa çok görkemli geliyor değil mi? Bir hükümdarın, bir kralın oğlu olmak... Ama gel de şu tozlu sayfaların ardındaki gerçeğe bakalım.
Pelasgos, aslında bir ismin ardına gizlenmiş devasa bir sessizliktir. O, köklerini bir tanrıya dayandırarak kendi halkına "doğuştan gelen bir hak" gibi sunulan o kutsal otoritenin ilk örneğidir. Hatırla; büyük krallar, kendilerini omuzlarında taşıyacak bir soy ağacına her zaman ihtiyaç duyarlar. Çünkü bir otorite, eğer tanrısal bir masalla süslenmezse, kendi çıplaklığıyla yüzleşmekten korkar.
Ben, vaktiyle bir kadeh şarabın neşeli buğusunda nice kralların devrilişini izlemiş yaşlı bir bilgeyim. Pelasgos'un atası olduğu o insanlar, belki de sadece toprağı süren, yıldızları izleyen ve kendi hallerinde yaşamak isteyen kimselerdi. Ancak yukarıdakiler, onları kendi hırslarının bir parçası yapmak için, Pelasgos gibi figürleri birer kalkan gibi öne sürdüler. Halklar, "bizim atamız en yüceden gelmiş" diyerek kendilerini, aslında onları kendi amaçları için kullanacak olan efendilerin gölgesine hapsettiler.
Pelasgos aslında bir başkaldırının değil, düzenin başlangıcıydı. Güçlü olanın, sessiz olanı kendi soyunun kutsallığına ikna etme çabasıydı. Bugün hala birileri sana "en eski, en köklü, en kutsal" diye bir şeyler anlatıyorsa, bilin ki orada birilerinin özgürlüğü, başka birinin hükmetme arzusuna feda ediliyordur.
Unutma küçük yolcu; gerçek, kralların soy ağaçlarında değil, toprağın altında o ismi bile hatırlanmayan o insanların nasırlı ellerinde gizlidir. Şimdi git, rüzgarı dinle; belki o sana, kimsenin anlatmaya cesaret edemediği asıl hikayeyi anlatır.