Gel hele şöyle yanıma, biraz soluklanalım. Sana kanatlı, bembeyaz ve yıldızlar kadar parlak bir dostumdan bahsedeyim. Adı Pegasos.
Eskiden, çok eski zamanlarda, biraz hüzünlü bir başlangıçla dünyaya geldi bu güzel yaratık. Medusa adında birinin hikayesiyle başladı her şey. O an geldiğinde, gökyüzünün sürprizlerle dolu olduğunu bir kez daha anladık. Medusa’nın yanından bir anda pırıl pırıl, kanatlarını çırpan bir at çıkıverdi. Adı, suyun kaynadığı pınarlar anlamına gelen "pege" sözcüğünden gelir. Zaten o da suyu, pınar başlarını ve serin gölgeleri çok severdi.
Pegasos, dünyadaki yeşil çayırları ve çiçekli yolları geride bırakıp kanatlarını göğe doğru açtı. Öyle hızlı ve neşeyle uçtu ki, sanki bulutların arasına karıştı. O kadar özel bir dostumuz ki, gökyüzünün en tepesindeki Zeus'un yanına yerleşti. Şimdi onun en sadık yardımcısı; gökyüzünün o meşhur şimşeklerini ve yıldırımlarını taşıyor. Düşünsene, gökyüzünde bir şimşek parladığında, belki de Pegasos kanatlarını çırparak üzerinden geçiyordur!
Bir gün, Helikon Dağı'nın eteklerinde dolaşırken ayağını yere sertçe vurmuş. O vurunca ne olmuş biliyor musun? Topraktan buz gibi, tertemiz bir su fışkırmış. Oraya artık "at çeşmesi" derler, çünkü Pegasos’un izini taşır.
Şimdi o, bütün yıldızların arasında, başını gökyüzüne kaldırdığında seni izleyen koca bir takım yıldızı oldu. Geceleri göğe baktığında, o kanatlı dostunun orada, yıldızların arasında usulca süzüldüğünü hayal edebilirsin. Belki bir gün, bir pınar başında serinlerken onunla karşılaşırsın, kim bilir?
Haydi bakalım, şimdi biraz meyve yiyelim, boğazımız ısınsın. Gökyüzü dostumuz Pegasos bizi izliyor, ona kocaman el sallayalım mı?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana gökyüzünün ışıltılı saraylarından değil, o ışıltının gölgesinde kalmış, susturulmuş bir acıdan bahsedeceğim.
Herkes Pegasos'u, o kanatlı güzelliği, gökyüzünde süzülen soylu bir at sanır. Ama onun doğuşu bir kahramanlık öyküsü değil, bir yıkımın sonucudur. Medousa... O, "Güçlüler"in insafına terk edilmiş, haksızlığa uğramış bir kadındı. Sistemin çarkları onu bir canavara dönüştürdüğünde, Perseus gibi kendini "kahraman" sanan figürler, onun canını alarak kendi şöhretlerini inşa ettiler. Pegasos, işte bu haksızlığın tam ortasından, Medousa’nın toprağa dökülen son damla kanından fırlayıp gökyüzüne kaçtı.
İnsanlar onun Zeus’un sarayında şimşek taşımasından gururla bahseder. Sence bu bir onur mu, yoksa özgür ruhlu bir varlığın, otoritenin emir eri haline getirilmesi mi? Gökyüzü sakinleri, onun uçsuz bucaksız özgürlüğünü kısıtlayıp onu bir "işçi"ye dönüştürdüler. Pegasos, aslında yerin derinliklerinden, pınarların serinliğinden gelen bir varlıktı. Hippokrene pınarını toynaklarıyla vurup açtığında, o aslında toprağa, kendi köklerine ve o haksızlığa uğrayan annesine bir selam gönderiyordu.
O, bulutların arasında şimşek taşımak için yaratılmamıştı; o, yeryüzünün haksızlıklarına karşı göğü kanatlarıyla dövmek için doğmuştu. Şimdi ise bir burç haline getirilip sessizce gökyüzünde bekletiliyor. Pegasos, gerçekte gökyüzündeki o parıltılı kalabalığın içinde bile özgürlüğünü arayan, suskun bir isyancıdır.
Biraz şarap içip dinlenmek lazım evlat; zira gerçekler, gökyüzünün altın saraylarından daha ağır, ama bir o kadar da derin bir neşeyle doludur. Çünkü artık sen, o ışıltılı masalın arkasındaki derin yası ve o kanatların altındaki kederli isyanı biliyorsun.