Gel bakalım yanıma, şöyle otur dizimin dibine minik dostum. Sana gerçek bir dostluğun, hani şu masallarda anlatılanlardan bile daha kıymetli olanın hikayesini anlatayım.
Eskiden, uzak diyarlarda, Akhilleus adında güneş gibi parlayan, çok güçlü bir çocuk vardı. Onun bir de Patroklos adında, gölgesi gibi yanından ayrılmayan can yoldaşı bulunurdu. Patroklos, aslında küçükken başından üzücü bir kaza geçip evinden uzaklaşmak zorunda kalmış, Akhilleus’un sarayına sığınmıştı. Orada, elma şekerleri yiyip oyunlar oynarken kardeşten öte oldular. Biri neşe saçtı, öbürü onu her zaman koruyup kolladı.
Zaman geçti, bu iki arkadaş büyük bir savaşın içine düştüler. Akhilleus bir şeye kızıp "Artık savaşmayacağım!" dediğinde, Patroklos onun için çok üzüldü. Arkadaşının öfkesi yüzünden herkesin zor durumda kaldığını görünce, altın kalpli Patroklos dayanamadı. Akhilleus’un o ağır, parlak zırhlarını giydi, kaskını taktı ve sanki oymuş gibi savaş meydanına çıktı. Amacı sadece arkadaşlarını korumaktı, ama kader ağlarını başka türlü örmüştü işte. O savaş alanında, ne yazık ki arkadaşına bir daha sarılamayacağı o uzun yolculuğuna çıktı.
Akhilleus, dostunun başına gelenleri duyunca dünyası karardı. Saçlarını yoldurdu, yüzüne küller serpti, yerlerde yuvarlanıp günlerce ağladı. İçindeki o koca öfke, yerini derin bir hüzne bıraktı. O kadar çok seviyordu ki arkadaşını, sanki birazcık şarap tadı almış gibi başı dönüyor, hiçbir şeyin anlamı kalmıyordu.
Bir gece, Patroklos’un ruhu ince bir duman gibi, ıslık çalarak geldi Akhilleus’un yanına. "Beni unutma," dedi, "artık huzurla dinlenmek istiyorum." Akhilleus hemen elini uzattı, ona sarılmak istedi ama tutabildiği tek şey soğuk bir esintiydi. Ruh, bir duman gibi uçup gitmişti bile.
Akhilleus, dostunun anısına şenlikler düzenledi, yarışmalar yaptı, gözyaşları içinde onu uğurladı. Bir gün sen de dostlarınla bahçede koştururken, gökyüzünün altında birbirinize sevgiyle bakmayı unutma. Çünkü gerçek bir arkadaşlık, zaman geçse de, hatta rüzgar gibi uçup gitse de, her zaman kalplerde yaşayan en güzel masaldır. Hadi şimdi git de arkadaşlarınla oyununu oyna bakalım, ama sakın birbirinize küsmeyin ha!
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Herkes o devasa heykellere, parlayan kalkanlara ve kralların zafer naralarına odaklanır ama gölgelerde titreyen asıl hikayeyi kimse görmez. Bugün sana, Akhilleus’un yanında bir gölge gibi yaşayan ama aslında o karanlık oyunun en büyük kurbanı olan Patroklos’tan bahsedeceğim.
Patroklos, Peleus’un sarayına sığındığında daha küçücük bir çocuktu. Bir oyun sırasında elinden kazara bir kaza çıkmış, birini kaybetmişti. Kendi hırsına veya hatasına yenik düşen çocukları, Güçlüler hemen kendi çıkarları için kullanmayı severler. Akhilleus’un sarayında bir "arkadaş" olarak büyütüldü ama gerçekte o, Akhilleus’un öfkesini dengeleyen, onun kibriyle başa çıkmak zorunda kalan bir rehindi. Agamemnon gibi krallar kendi gururları uğruna binlerce insanı ateşe atarken, Patroklos bu büyüklerin "doğru" dediği yalanları temizlemekle meşguldü.
Patroklos, bir piyon olduğunu çok geç anladı. Arkadaşının öfkesinden kaçıp savaşa girmeyi reddettiğinde, sistemin dişlileri çoktan dönmeye başlamıştı bile. Akhilleus kendi kibrinin zindanına kapandığında, Güçlüler’in kurduğu o sahte düzen sarsılmaya başladı. Patroklos, Akhilleus'un zırhını giyip meydana atıldığında, sadece düşmanları olan Troyalıları değil, aslında onu o körü körüne sadakatin kurbanı yapan o çürümüş otoriteyi de yenmeye çalışıyordu. Sarpedon gibi o da, kralların emriyle başka insanların hayatını söndürmek zorunda bırakılan bir başka piyondu.
Apollon gibi gökyüzü sakinleri, sistemin bozulmasına izin vermedi. Patroklos, Hektor’un karşısında son nefesini verirken gerçeği gördü: O, büyük bir savaşın kahramanı değil, büyüklerin oyununda harcanan bir çocuktu. Akhilleus, dostunun ölüsüne sarıldığında, aslında kendi yalnızlığının ve boşuna dökülen kanın ağırlığı altında eziliyordu. Toprağa saçılan o küller, zaferin değil, anlamsız bir hırsın külleriydi.
Patroklos’un ruhu duman gibi uzaklaşırken, bize şunu fısıldıyor evlat: Güç sahipleri birbirlerine "yiğit" derler ama en çok onlar, kendi yanlarındakileri harcamaktan çekinmezler. Şarabın tadı bile bu gerçeklerin yanında çok hafiftir; önemli olan, zırhların parıltısına değil, o zırhların altında çarpan ve hiç duyulmayan o narin kalplere bakabilmektir.
Sistemi sorgula, kralların "kahraman" masallarına inanma. Çünkü gerçek, hiçbir zaman altın kalkanlarda değil, sessizce toprağa karışanların hikayesinde saklıdır.