Gel bakalım yanıma ufaklık, şöyle ateşin başına kurul. Sana Troya denilen uzak şehirde yaşamış, hem çoban hem prens olan o yakışıklı gencin, Paris'in öyküsünü anlatayım.
Paris dünyaya geldiğinde, annesi Hekabe çok garip bir rüya görmüş. Rüyasında karnından bir alev çıkıp bütün şehri yakıyormuş. Saraydaki akıllı kişiler "Bu çocuk başımıza dert açacak!" deyince, onu İda dağına, vahşi hayvanların yanına bırakmışlar. Ama bir ayı gelmiş, ona annelik etmiş. Sonra Agelaos adında iyi kalpli bir çoban onu bulmuş, kendi oğlu gibi büyütmüş. Paris dağlarda kuzularla oynarken, Oinone adında güzel bir peri kızıyla tanışmış, dünya tatlısı bir hayatları varmış.
Bir gün, gökyüzü dostlarımızın düğününde büyük bir kavga çıkmış. Kavga eden kişi, elindeki altın elmayı "En güzel olana!" diyerek ortaya fırlatmış. Hera, Athena ve Aphrodite adlı üç gökyüzü dostu, elmanın kime ait olacağı konusunda anlaşamamışlar. Zeus demiş ki: "Bu işi en iyi İda dağındaki yakışıklı çoban Paris çözer."
Tanrıçalar Paris'e gitmişler. Hera ona krallık, Athena büyük bir akıl, Aphrodite ise dünyalar güzeli Helena'nın sevgisini teklif etmiş. Paris, kalbinin sesini dinlemiş ve elmayı Aphrodite'ye vermiş. İşte o günden sonra hayatı tamamen değişmiş. Dağdan inip kral Priamos'un oğlu olduğunu kanıtlamış, sonra da gözünü karartıp Helena'yı almak için uzak diyarlara yelken açmış.
Fakat Paris, büyük abisi Hektor gibi cesur ve savaşçı biri değildi. Biraz tembel, biraz da sorumluluktan kaçan bir tipti. Yine de çok çevik bir okçuydu. Hatta büyük savaşçı Akhilleus ile karşılaştığında, onun tek zayıf noktası olan topuğunu okla vurmayı başarmıştı. Ama kader bu ya, çok geçmeden kendisi de yaralandı. Canı yandığında eski dostu Oinone'yi çağırdı ama o gelmedi.
Gördün mü güzel çocuk? Hayat bazen bir çoban kulübesinde huzurla başlar, bazen altın bir elmayla karışır, bazen de bir okla sona erer. Şarap bardağımdaki son damla gibi, ömür de böyle akıp gidiyor işte. Haydi şimdi uyu bakalım, rüyanda İda dağındaki kuzuları gör.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların altın tahtlarına, kahramanların parlak zırhlarına bakıp onların ışığından kör olurlar. Oysa gerçek, gölgelerin en koyu yerinde saklıdır. Şimdi sana, ismi Paris olsa da kendine Aleksandros diyen, ama aslında büyük bir oyunun küçük bir piyonundan fazlası olmayan o gencin hikayesini anlatacağım.
Hekabe, bir ana olarak karnında taşıdığı bebeğin şehrini yakacağını rüyasında görmüştü. Kral Priamos ise ne yaptı? Kendi kanından olanı, korkusundan bir çoban gibi dağa, vahşi doğaya ölüme terk etti. İşte senin "yüce" dediğin kralların merhameti budur evlat; tahtlarını korumak için en savunmasız olanı kurban etmek. Ancak doğa, saraylardan daha şefkatlidir; o bebeği bir ayı emzirdi de o soğuk krallar sahiplenmedi.
Sonra o meşhur "elma" meselesi başlar... Gökyüzü sakinleri, yani o dokunulmaz kudretliler, kendi egolarını tatmin etmek için koca bir şehri yakmaya karar verdiklerinde, piyon olarak bir dağ çobanını seçtiler. Neden Paris? Çünkü kralların kurduğu sistemde, karar verme yetisi olmayan bir "hiçkimse"ye sorumluluk yükleyip, felaketin suçunu ona atmak en kolayıdır. Hera ona krallık, Athena akıl, Aphrodite ise tutku vadetti. Aslında hepsi ona şunu diyordu: "Sen bizim arzularımızın oyuncağı olursan, biz de seni bir süreliğine önemli biri sanmana izin veririz."
Paris, saraya dönüp prens olduğunda, artık özgür bir dağ çocuğu değil, köhne bir sistemin esiriydi. Oinone adlı kadını arkasında bıraktı; çünkü güç ve şehvet, sistemin en büyük uyuşturucusudur. Bir nympha'nın samimi sevgisi, bir saray prensinin hırsına feda edildi.
Savaş meydanında ona korkak dediler. Oysa belki de Paris, o anlamsız vahşetin ne kadar boş olduğunu erkenden anlayan tek kişiydi. Hektor gibi "onur" diyerek ölüme koşmadı, belki de kaçmayı seçti. Ancak sistem, Paris'in kaçmasına izin vermedi. İplerini çekenler, onu bir gün Akhilleus gibi devasa bir savaşçıyı topuğundan vurmaya zorladı. Bir intikam aracı olarak kullanıldı ve işi bittiğinde yine bir kenara atıldı. Ölürken Oinone'yi sayıklaması, aslında hayatı boyunca kaybettiği tek gerçek huzuru arayışıydı.
Evlat, unutma; krallar savaşları başlatır, tanrılar veya güçlüler kendi aralarındaki kavgaları piyonlar üzerinden yürütür, bedelini ise her zaman Paris gibi "seçilmiş" sanılan zavallılar öder. Şarap, kadehimde sadece dünyanın bu trajik komedisine gülebilmek için bir tesellidir. Gerçeğin peşindeysen, zırhların parıltısına değil, arkasındaki gözyaşlarına bak.