Gelin bakalım buraya küçükler, ateşin başına geçin. Bugün size Lykia’nın en maharetli, ama kaderin cilvesiyle biraz da talihsiz okçusu Pandaros’tan bahsedeceğim.
Pandaros, İda Dağı’nın eteğindeki Zeleia şehrinden çıkıp gelmiş, Lykialıların başında parlayan bir yiğitti. Öyle sıradan bir okçu sanmayın onu; elindeki yay bizzat gökyüzü sakini Apollon’un hediyesiydi. Bir düşünün, ışıkların efendisi bir tanrı size kendi yayını veriyor! Pandaros, yayını gerdiğinde kirişin o kendine has inleyişini duyardınız; ok, sanki bir kuş gibi vınlayarak hedefini bulurdu.
Bir gün, Troya surlarının önünde savaşın ateşi iyice yükselmişti. Pandaros o an, kendine fazla güveniyordu. "Eğer gökyüzü sakinleri yolumu açtıysa, hiçbir Akha yiğidi benim okuma dayanamaz!" diye haykırdı. Ama bazen insan, kendi ustalığına fazla güvenince kaderin çarklarını kaçırıverir. Athena gibi kurnaz bir tanrıça, onu kışkırtıp o kutsal andı bozdurduğunda, Pandaros çoktan kendi sonunu hazırlayan o "kara acılar kaynağı" oku atmıştı bile.
Beni en çok hüzünlendiren tarafı nedir bilir misiniz? O, savaşa yaya gelmişti. Evinde, Lykaon'un sarayında on bir tane pırıl pırıl araba, her birinin önünde buğdayla beslenen o güçlü atlar dururken, o sadece yayına güvenmeyi seçmişti. "Ya atlarım aç kalırsa?" diye düşünmüştü. Ah, o saf kalbi! Savaş meydanında, düşmanların arasında atı ve arabası olmayınca nasıl da çaresiz kalmıştı. Ölmeden hemen önce, o meşhur yayına bakıp, "Eve bir dönersem, bu yayı kendi ellerimle parçalayıp ateşe atacağım!" diye yakındı. Ne yazık ki, insan bazen en güvendiği şeyin, sonunu getirdiğini çok geç anlıyor.
Sonunda, Diomedes’e karşı kargısıyla şansını denediğinde, Athena'nın hilesiyle karşılaştı. Gökyüzü sakini Apollon, Aineias’ı kurtarmak için Pandaros’u feda etmek zorunda kalınca, o güzelim okçu da masalın sonuna geldi.
İşte böyle çocuklar; bazen gökyüzü sakinlerinin lütfu bile, insanın kaderindeki o büyük sınavı değiştirmeye yetmiyor. Şimdi, o yayının kiriş sesini hayal edin ve gidip uykunuza dalın. Yarın, kim bilir başka hangi eski dostun hikayesini hatırlarız?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: Pandaros’un Kırık Yayı
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; kralların altın kadehlerindeki şarap, aslında toprağa dökülen binlerce gencin kanının buruk tortusudur. Bugün sana, devlerin sofrasında bir piyon olmaktan öteye gidemeyen, Lykialı okçu Pandaros’un hikayesini anlatacağım.
Pandaros, İda dağının gölgesindeki Zeleia şehrinden gelen, Apollon’un "hediyesi" bir yayla kuşanmış, kendi halinde bir avcıydı. O, savaşın şaşaalı dünyasına bir kahramanlık tutkusuyla değil, babasının sadakat ve gelenekle örülü dünyasından çıkıp gelmişti. Ancak sarayların tepesinde oturanlar için o, sadece bir okçuydu; bir insan değil, bir strateji aracından ibaretti.
Derin bir sır fısıldayayım sana küçük dostum; savaş meydanında yeminler edilir, barış antlaşmaları imzalanır ama sistem, kendi çarkını döndürmek için "sessizlerin" eline her zaman bir kışkırtma oku tutuşturur. Tanrıça Athena, Pandaros’un içine o kara hırsı düşürdüğünde, aslında bir barışı değil, bir katliamı başlatıyordu. Pandaros bir ok attı; o "kara acılar kaynağı" ok, havayı yara yara giderken aslında kendi sonunu da beraberinde uçuruyordu. İnsan, bazen tanrıların lütfu sandığı şeyin, aslında kendi kefeni olduğunu çok geç anlar.
Pandaros, o meşhur atlarını ve arabalarını geride bırakıp yaya gelen biriydi. Neden biliyor musun? Çünkü atlarını, kuşatılmış bir şehirde aç kalmasınlar diye evinde bırakacak kadar vicdanlıydı. Oysa savaş, o vicdanı bir zayıflık olarak gördü. Diomedes’e kargısını savurduğunda, zırhı delemediğinde şunu fark etti; sistem, oyunun kurallarını her zaman "zırhı kalın olanların" lehine kurar. Apollon, Aineias’ı kurtarmak için kendi eliyle beslediği o genç okçuyu, koca bir orduyu korumak için bir kurbanlık koyun gibi feda ettiğinde, Pandaros gerçeği gördü: "Benimle boş yere gelmiş o," dedi yayı için. İnsan, uğrunda her şeyini feda ettiği ideallerinin, bir oyunun parçası olduğunu anladığında, aslında çoktan tükenmiştir.
Yetişkin evlat, unutma; tarihin sayfalarında adı geçen her "kahraman", aslında kullanılıp bir kenara atılmış bir Pandaros olabilir. Otorite, seni kendi yayını gerdirmek için kullanır ve işi bittiğinde seni o yanan ateşe, o "kaçınılmaz" sonuna terk eder.
Şimdi git ve düşün; elinde tuttuğun o ok, sana mı ait, yoksa başkasının yayını germek için mi oradasın? Bilgelik, soruyu sorabilmektir. Gerisi sadece bir masal...